Dördüncüsü: “Şahsî nüfuz temin etmek” bir suç unsuru gösterilmiş. Sebebi de “Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsi namına konuşuyorum” demesi ve “Kalbe ihtar edildi,” “Hatırıma geldi,” “Kalbime geldi,” [...] Ehl-i vukuf bu cümleyi medar-ı ittiham etmiş.
Cevaben deriz: [...] Hemen herkesin dediği gibi “Hatırıma geldi,” yahut “Fikrime geldi,” yahut “Fikrime ihtar edildi” gibi tabirleri herkes istimâl ediyor. Benim de bunu söylemekten maksadım bu ki: “Benim hünerim, benim zekâm değil; sünûhat kabilinden” demektir. Bu da herkesin dediği gibi bir sözdür. Eğer vukufsuz ehl-i vukufun verdiği mana ilham da olsa, hayvanattan tut, tâ melâikelere, tâ insanlara, tâ herkese bir nevi ilhama ve sünûhata mazhar oldukları, ehl-i fen ve ehl-i ilim ittifak etmişler. Buna suç diyen, ilim ve fenni inkâr etmek lâzım gelir.
Emirdağ Lahikası-II, 308. mektup, s. 463
* * *
Üçüncü Sehiv: Yanlış mana vermekle raporda, “Said bazen kerametler yazar. ‘Yazmak istemezdim, bana yazdırıldı.’ Hem bazen ‘Bu cevap manevî canibden geldi ve hakikat âleminden bildirildi.’ Hem bazen kudsî bir müjde veriyor ‘Her yüz senede bir müceddid gelir’ fikriyle kendisinin zamanın müceddidi olduğu fikrini uyandırıyor” demişler.
Elcevap: Hâşâ, bin defa hâşâ! Benim haddim değil ki o kerametleri benliğime mal edeyim. Belki benim pek çok kusurlarımla beraber, Risale-i Nur ile iman hizmetinde çalışmamıza bir ikram-ı İlâhî ve o hizmetin makbuliyetine dair bir emare göstermek ve “Ne ile yaşıyor, nasıl geçiniyor?” diyenlere karşı da bereket-i İlâhiye bu hizmetimizi dünya maişetine âlet etmeye mecbur etmiyor, demektir.
Hem bu yazdığımız hakikatler benim fikrim, malım değil, belki herkesin kalbinin bir köşesinde bulunan bir lümme-i Rahmaniye ve melek-i ilham ve bir tarafında bir lümme-i şeytanî ve vesveseci bulunduğuna ehl-i hakikat ve diyanetin hükümlerine binaen, benim kalbimde dahi herkes gibi bazen ihtiyarım haricinde ve fikrimin fevkinde hatırıma bir hakikat hutur eder, yani Kur’ân’dan ve manevî bir canibden bir nevi ilham hükmünde bir güzel nükte ifham edilir, demektir.
Ve hiç hatırıma gelmiyor ki “Yeni Said” zamanında ve nefsin şerrinden ve benliğinden çok korkan ve belâsını çeken şahsıma böyle bir mevki verdiğimi veya vermek istediğimi tahattur etmiyorum. Belki Risale-i Nur’da ispat edilmiş ki: Bu zaman cemaat zamanıdır, şahs-ı manevî hükmeder. Eski zamanda dalâlet bir şahıstan geldiği cihetle karşısına bir dâhî-i hidayet çıkardı. Şimdi ise cemaat şeklinde bir şahs-ı manevî olmasından onun karşısında ancak bir şahs-ı manevî mukabele edebilir.
Yalnız eskiden beri ehl-i hakikat mâbeyninde cârî ve üstadına karşı fart-ı muhabbetten gelen fevka’l-had hüsn-ü zanları ta’dil etmek ve nimet-i İlâhiyeye karşı küfran ve inkâr etmemek niyetiyle, müceddidlik vazifesi olabilir fakat benim değil, Risale-i Nur’undur. Belki bu zamana bakan, Kur’ân’ın bir cilve-i hakikatidir, Risale-i Nur onu temsil eder. Ben neci oluyorum ki kendime dava edeyim?
Sirâcü’n-Nur,
On İkinci Şua, s. 266