"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

KEMALİZMDEN GERİYE NE KALDI?

09 Ocak 2012, Pazartesi
Atatürk söylemi herkesin kullandığı, ama ne olduğu bilinmeyen birşey. Bakanlar tesis açarken Atatürk’ün gösterdiği hedef diyor, fakat bunun reel karşılığı yok. Kemalizmden bugün ne kaldı derseniz AKP’nin sahiplenmeye çalıştığı devletçilik kaldı. AKP’ye hâkim olmaya başlayan devletçi akıl ordunun öncelikleriyle uzlaşabilir.
‘ORDU SİYASETİN EMRİNDE’ İZLENİMİ YANILTICI
Nitekim hükümetin Uludere’de 35 kişinin hayatını kaybetmesinden sonra takındığı tavır bunun göstergesi olabilir. Biliyorsunuz, Ertuğrul Özkök, Başbakanın Uludere açıklamalarını “beklenen tavır” diyerek takdir etti. Ordunun siyasetin emrine girdiği izlenimi yanıltıcı.
 
Kemalizmden geriye ne kaldı?
 
Son haftalarda üzerinde bolca tartışılan konu Uludere’de 35 vatandaşımızın ölmesi. Aslında bu konu üzerinde tartışanlar bir kişi bile olsa insan hayatının ne kadar önemli olduğunu bilenler. Fakat perde arkasında hükümetin devletçi bir reflekse kayıp kaymadığı, ölümler konusunda askerle aynı görüşte olup olmadığı daha öne çıkıyor. Lâkin eğer hükümet eski devletçi kafayla hareket edecek olursa daha çok kişinin canı yanacak demektir. Biz de bu hafta, “Nasıl oldu da AKP devletçilikle suçlanır oldu? Ergenekon sürecinde toplumsal hareketin ruhu olan Ulusalcılık’tan bugünlere nasıl geldik?” gibi soruları “Ulusalcılık: İdeolojik Önderlik ve Takipçiler” kitabının yazarı Doğan Gürpınar’a sorduk. Gürpınar son kertede hükümetin mücadele ettiği Kemalizmin devletçilik fikrine teslim olma yolunda olduğunu söylüyor.
 
Ulusalcılık fikrinin siyasî çekirdeğinde yer alan görüş nedir?
Ulusalcılık hayatımıza hızla giren bir kavram oldu. Hedefi ana akım Kemalizm’in dışında, antiemperyalist solla bir şekilde millî devlet duyarlılığını mezc etmekti. Sosyalizmin çöküşünden sonra toplumsal ve siyasal fayda Türk ulus bütünlüğünü korumak ve küreselleşme tehlikesine karşı devleti savunmak olarak ortaya kondu.
Entelektüel anlamda ulusalcılığı ilk olarak kullananlar kimlerdi?
Mümtaz Soysal ve Attila İlhan ulusalcılık kavramını bilinçli olarak kullanıyorlardı. Kendilerini ulusalcı olarak tanımlayarak, “liberallerden, ihanet içindeki soldan, tatlı su Atatürkçülüğünden” ayrı tutuyorlardı.
Sol ile Kemalizm arasında nasıl bağlantı kuruyorlardı?
Bu insanların 90’larda sol olma iddiaları hâlâ vardı. Süreç içinde Kemalizm ile solu mezc etme iddiaları varken daha sonra sol yan parça haline geldi. Nihayetinde gereksiz parça olarak düştü. Bu çabalar entelektüel gayretlerden ibaretti. Ulusalcılığın kitleselleşme sürecinde ana tanımdan uzaklaşıldı. Öbür taraftan Kemalizm 30’lardan bu yana düşünülenin aksine kendini yenileyerek kendini yeniden icat ediyordu. Nitekim Kemalistler, millî ve İslâmî motifler kullanılarak yapılan 80 darbesini Evren’in Atatürkçülükle bağdaştırmasını eleştirir. Mesele de zaten Atatürkçülüğün her türlü ideolojiyi meşrûlaştırma aracı olarak görülmesidir. Kemalizm, 70’lerde komünizme karşı daha sağ içerik kazanırken Bülent Ecevit’in iktidar olduğu dönemde ise gardrop Kemalizminden ayrılmaya çalışılmış daha merkeze kaymıştır.
Neden ulusalcılık 90’larda ortaya çıktı? Klâsik Kemalistlerin ulusalcılığa bakışı nasıldı?
90’larda Atatürkçülük genel bir şeydi. İnsanlar belli bir kültürizasyon sürecinden geçmişlerdi. Aileden ve okuldan Atatürk’ün iyi bir insan olduğu Türkiye Cumhuriyetinin çok iyi bir devlet olduğu hap fikir olarak öğretilirdi. Fakat bu görüşlere karşı gelindiğinde nasıl bir savunma yapılacağı tanımsızdı. İnsanlar kendince hayatını yaşar Atatürkçü olabilirdi. Ancak ulusalcılar ülkenin tehlike altında olduğunu söyleyerek Atatürkçülüğü insanın kişisel hayatını da kısıtlayan aşırı politik tanımın içine soktular.
Yani Kemalizm kendi varlığına yönelik tehlikeyi 90’larda mı hissetti?
90’larda yaşanan Küreselleşme ve İslâmî partilerin ortaya çıkması tehdit algısı oluşturarak Kemalizmi sert bir kabuk haline dönüştürdü. 80’lerde insanlar ANAP’lı, DYP’li ya da CHP’li kimliklerinin yanında Atatürkçü olabilirdi. Hepsinin hayat pratikleri farklı olsa bile Atatürk belli bir değeri temsil ediyordu. 2000’li yıllarda ulusalcılar bir tane Atatürkçülük olduğunu söyleyerek merkez sağı, piyasa ekonomisini, muhafazakârlığı, etnik olarak Kürtleri ve etnik düşkünlüğü olmayan Türkleri bu tanımın dışına attılar. Bunun yanında travmatik şekilde muasır medeniyet diye tarif edilen Batı ya da AB ulusalcılar tarafından reddedilir hale geldi.
Ulusalcılar 30’ların tekçi zihniyetine geri dönmek mi istiyorlar?
Hayal edilen o, ama 30’lara dönemezsiniz, çünkü dünya 30’ların dünyası değil. Ulusalcılara göre o dönemde İslâmî hareketler, liberaller, sosyalistler, Kürtler yoktu. Sanki insanların saadet içinde yaşadığı politika öncesi dönem olarak görülüyordu. Halbuki 30’larda hepsi vardı, ancak tek parti devleti tarafından tenkit edildikleri için ortaya çıkamıyorlardı.
30’larda bile Ankara Yenişehir’de idealize edilen yapıdan kimse memnun değildi.
Ulusalcıların demokrasiyle ilişkisi nasıldır?
Her ideolojide bazı noktalar kasıtlı ya da kasıtsız olarak atlanır. Atatürkçü demokraside halk bilinçlidir ve tehlikelere karşı gereken cevabı verecektir. Bu soyutlamanın ötesinde pratiğe bakıldığında alenen demokrasi reddedilmiştir. 2002 yılında AKP’nin sandıktan çıkmasından sonra ise ulusalcılık domine edilmiştir. Ulusalcılık 2004-2005 yılında ordu-AKP mücadelesinden bağımsız olarak düşünülemez. Bu dönemde ulusalcılık devletin bazı kurumlarının ve bazı sivil kuruluşların AKP’ye direnişinin adıydı. Ülkenin kurucu değerlerine rağmen bir şey yapılamazdı! Ancak AKP’nin doğal şekilde gitmeyeceği düşünülmeye başlandı. Ergenekon soruşturma süreciyle ordunun AKP tarafından kontrol altına alınması ulusalcıları mücadelede yenilgiye uğrattı.
AKP’yi Ergenekon’la mücadelede destekleyen kitleleri, kesimleri, kuruluşları unutmak doğru mu?
AKP, Ergenekon sürecinde durumu idare etmeye çalıştı. Fakat karşı taraftan güçle karşılık gelince mücadele etmek zorunda kaldı. Kendi kontrol edemediği dinamikler AKP’yi mücadeleye mecbur bıraktı. Aksi takdirde kendi bitecekti. İlginç şekilde “AKP orduyla uzlaşıyor” denildiğinde bir adım daha atıldı. Tolon’la Eruygur’un tutuklanması olabilecek durum değilken bugün vaka-i adiyeden. Eskiden asker, “ordu-halk” kaynaşması üzerinde iktidarını yürütürken ulusalcılıkla kendini radikalleştirerek belirleyici gücünü kaybetti.
Şu anda askerler belki de radikalleşmeden siyaset üzerindeki gücünü koruma gayreti içinde olabilir?
Ordu tabiî ki siyaset üzerinde etkisinin devam etmesini ister. AKP ile ordu anlaşırlar, ancak din hassasiyetlerinde anlaşamazlar. Daha liberal olduğu söylenen Hilmi Özkök bile genelkurmay başkanlığı döneminde sıklıkla “irtica tehlikesi”nden söz etmiştir. Ordu sol gibi İslâmî kesimi marjinalleştirebileceğini zannetmiştir, ancak bunda başarısız olmuştur. Bu nedenle de İlker Başbuğ “irtica” söyleminin toplumda orduya karşı aksi bir tesir meydana getirdiğini düşünerek kullanmamıştır. Ancak bugün irticayla mücadele siteleri kurmaktan ve hükümeti devirmeye teşebbüsten tutukludur.
Bugün AKP-asker ittifakından söz etmek mümkün mü?
AKP’ye hâkim olmaya başlayan devletçi aklın pekalâ ordunun öncelikleriyle uzlaşması mümkün. Tabiî burada İslâmî ayrışmanın detay hale gelmesi gerekir. Nitekim hükümetin Uludere’de 35 kişinin hayatını kaybetmesinden sonraki takındığı tavır bunun göstergesi olabilir. Biliyorsunuz Ertuğrul Özkök, Başbakanın Uludere açıklamalarını “beklenen tavır” diyerek takdir etmiştir.
Ordunun sessiz sedasız kendi politikalarını yürütme isteğinin önemli olduğunu düşünüyorum…
Ordu bütçeden en büyük paylardan birini alan kurumlardan biri, tabiî bilmediğimiz ödenekler de var. Öbür taraftan her yerde bilgi kaynağı olan, siyaset yapma yeteneğine sahip akıl almaz bir güçten bahsediyoruz. Son dönem ordunun siyasetin emrine girdiği gibi izlenimlerin bizleri yanıltmaması gerekir. Teşbih yapmak gerekirse sadece tasması takılmış bir canavardan bahsediyoruz. Zihniyet değişmeden bazı şeylerin değişmesi çok zor.
Son dönemlerde bazı anayasal kurumlara yapılan atamalar tartışma konusu oldu. Mümtaz’er Türköne’nin Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurulu yönetim üyeliğine atanması sizce zihniyeti değiştirme isteği miydi?
Kendilerinin sol Kemalist bir bakışa sahip olduğunu söyleyen TKP’liler Türköne’nin kuruma yakıştığını bildiren bir açıklama yapmışlar. Bunun nedeni olarak da kurumun 12 Eylül ideolojisini ve Türklük fikrini yayma hedefinde olmasını göstermişler. Bu da bazı farklılıklar olsa bile sağ milliyetçilikle Atatürk milliyetçiliğinin bazı noktalarda birleşebileceğini gösteriyor.
Yani siz kurumlara yeni isimler atanarak zihniyetin değişmeyeceğini mi söylüyorsunuz?
AKP’nin bu tür konularda reformist bir tavır içinde olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca bir tür arpalık olarak kullanılan anakronik yapılara dokunmanın AKP’ye fayda sağlayacağını düşünmüyorum. Bu kurumları tamamen dönüştürseniz “Ülke elden gidiyor” propagandaları yapılır. Demin de söylediğim gibi bu tür kurumların günümüz dünyasında zaten bir yeri yok.
AKP hükümetinin antiemperyalizmle ilişkisini nasıl okuyorsunuz?
“Eski solcu denilen insanlar vardır. Solculuğu bırakmıştır, ama bazı özelliklerini hâlâ taşırlar. AKP liderliği için de “eski Millî Görüşçü” diyebiliriz. Gömleği çıkarmışlardır, ama bazı ögeler etkinliğini hâlâ korumaktadır. Fakat reel politik bu reflekslerin hayata geçmesini mümkün kılmıyor. AKP’nin Batı ile İran arasında köprü olma girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun ötesinde füze kalkanı projesiyle daha çok Batıya angaje oldu. AKP antiemperyalist damarı sürdüremeyeceğe benziyor. Hesap verdiği, saygı duyduğu entelektüel çevreye ise bunu söyleyemiyor. Ancak İsrail’e karşı takındığı tavır AKP’ye antiemperyalist meşrûiyet sağlıyor.”
Rahmetli Erbakan’ın siyasetine baktığınızda ne görüyorsunuz?
Geri okumalarda enteresan şeyler ortaya çıkabiliyor. Bugünkü Saadet Partisi’nin ulusalcı hale gelmesine herkes şaşırdı, ancak hareket her zaman ulus-devletçiydi. “Merhum Erbakan’nın siyasetinde Mevdudi’den mi, yoksa Kemalizm’den mi gelen motifler ağır basar?” diye sorduğumuzda “Kemalizm” demek yanlış olmaz. Meselâ Millî Görüş ümmetçi değildir. Erbakan ulus-devlet olarak Türkiye’yi İslâm dünyasının yıldızı olarak görmüştür. Kendini de ulus-devletin başbakanı olarak öne çıkarmıştır.
Neden hiç siyasî tartışmalar içinde ekonomik düzenden bahsedilmiyor. Türkiye, 2023’te yeni bir medeniyet derken kapitalizm bunun neresinde olacak?
2002 yılından sonra Kemal Derviş’in başlattığı neoliberal dönüşüm tamamlandı. Türkiye, Batı standartlarında piyasa ekonomisine geçti. Merkez Bankası ya da Bankacılık Denetleme Kurumu sabahtan akşama kadar faizle uğraşan kurumlar. Hükümetin düşünce olarak faizle ilgili bir sorunu olduğunu görmüyorum. AKP kendini ekonomik büyümeye hapsetmiş durumda. Yılın çeyreğinde yüzde kaç büyüme sağlayacakları her fikrin üstüne çıkmış durumda. Bu bakış açısıyla sistemin bütün olumsuzlukları devam edecektir.
Ulusalcılık üzerine o kadar konuştuktan sonra siyasî hallerindeki son vaziyeti nasıl okuyorsunuz?
Kurumsal olarak çöktüğünü, ideolojik olaraksa ulusalcı entelajansiyanın marjinalize olduğunu, bu fikirleri benimsemiş kitlelerinse endişe ve şaşkınlık içinde kaldığını görüyoruz. Bir kısım medyanın AKP’nin borazanı olduğunu, “iyi haberler bülteni” olarak çıktığını müşahede ediyoruz. Ulusalcılar artık devletle aralarında bir bağ görmüyorlar. Devleti AKP’nin devleti olarak görseler de “şeriat” getirmeyeceğini artık öğrendiler. Siyasetin yeniden yapılanması gerekir.
Şu anki siyasî tabloyu sağlıksız mı buluyorsunuz?
AKP, siyaseti domine ediyor. En sağlıklısı Türkiye’ye siyasetin geri gelmesi. Batı dünyasında iki buçuk parti sistemi vardır. Sağ ve solda iki parti ve bunları dengeleyen ortada bir parti.
Burada da CHP’nin demokrasiyi tam olarak içine sindirmemesinin kabahati yok mu?
CHP’nin demokratik istikamette söylediği sözler takiyye olarak algılansa da CHP takiyye yapa yapa demokrasiyi öğrenecektir. Fakat ‘demokratik eleştiri’ diye başlayan söylemler ulusalcı gündeme geri dönüyor. AKP’nin gerçekten eleştirilecek yönleri var, ancak CHP kendi gündeminden çıkıp bu eleştirileri yapamıyor. AKP’ye bu eleştirileri de yine Müslüman kesim yapıyor.
Bugünkü dünya şartlarında demokrasiyle kavga halinde olmayan Müslümanlardan bahsediyorsunuz galiba…
Toplumsal karşılığı az olan, ama güçlü, donanımlı ve omurgalı Müslüman bir kitlenin olduğunu görüyoruz. Bunun AKP’nin politikalarına yansıması kaçınılmaz. Sol ve liberallerin ötesinde bu kesimin AKP’yi denetlemesi daha sağlıklı. Artık iki kesimde de kriz anlarında demokrasiyi bir kenara bırakmayacak toplumsal güçler ortaya çıkıyor. Fakat Erdoğan’ın demokrasiyi getirmek isterken başkalarının fikirlerini, kendini devlet olarak görerek ihanetle suçlaması tehlikeli bir ruh hali…
Demokratik gelişimin ivme kazandığı günümüzde Kemalizm siyasî literatürde nerde duruyor?
Atatürk söylemi herkesin kullandığı, ama ne olduğu bilinmeyen boş gösteren. Bakanlar bugün tesis açarken Atatürk’ün gösterdiği hedef diyor, fakat bunun reel karşılığı yok. Kemalizmden bugün ne kaldı derseniz AKP’nin sahiplenmeye çalıştığı devletçilik kaldı.
 
AKP, EMPERYALİZMLE SORUNU OLMADIĞINI SÖYLEYEMİYOR
Doğan Gürpınar “Eski solcu denilen insanlar vardır. Solculuğu bırakmıştır, ama bazı özelliklerini hâlâ taşırlar. AKP liderliği için de “eski millî görüşçü” diyebiliriz. Gömleği çıkarmışlardır, ama bazı ögeler etkinliğini hâlâ korumaktadır. Fakat reel politik bu reflekslerin hayata geçmesini mümkün kılmıyor. AKP’nin Batı ile İran arasında köprü olma girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun ötesinde füze kalkanı projesiyle daha çok Batıya angaje oldu. AKP antiemperyalist damarı sürdüremeyeceğe benziyor. Hesap verdiği, saygı duyduğu entelektüel çevreye ise bunu söyleyemiyor. Ancak İsrail’e karşı takındığı tavır AKP’ye antiemperyalist meşrûiyet sağlıyor.”
 
ORDUYLA AKP’NİN ANLAŞMASI İSLÂM’IN DETAY HALİNE GELMESİNE BAĞLI
Doğan Gürpınar “AKP’ye hakim olmaya başlayan devletçi aklın pekalâ ordunun öncelikleriyle uzlaşması mümkün. Tabiî burada İslâmî ayrışmanın detay hale gelmesi gerekir. Nitekim hükümetin Uludere’de 35 kişinin hayatını kaybetmesinden sonraki takındığı tavır bunun göstergesi olabilir. Biliyorsunuz Ertuğrul Özkök, Başbakanın Uludere açıklamalarını “beklenen tavır” diyerek takdir etmiştir.”
 
DOĞAN GÜRSES KİMDİR?
Sabancı Üniversitesi Tarih Bölümünde yaptığı doktorasını Abdülhamid dönemi Osmanlı Hariciye Nezareti üzerine teziyle tamamlayan Gürpınar, ardından ABD’de Harvard Üniversitesi’nde postdoktora çalışmalarında bulundu. Yakın dönem Türkiye ve Osmanlı tarihi üzerine çalışan Gürpınar’ın ilgi ve çalışma alanları milliyetçilik, tarihyazımı ve siyasal ideolojilerdir. Yayına hazırlanan doktora tezi ve 2011 yılında yayınlanan Ulusalcılık: İdeolojik Önderlik ve Takipçiler kitabının yanı sıra yayınlanmış çeşitli makaleleri vardır.
 
 
H. Hüseyin Kemal
Okunma Sayısı: 2489
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Seyfeddin kamil

    8.01.2012 00:00:00

    Sn. yazarı kutluyorum, AKP muhiplerinin okuması dileklerimle.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı