- Uluslararası İlişkiler Uzmanı Dr. Mehmet Akif Koç, Trump'un İran'la 3 Kasım öncesi anlaşmaya varabilecekleri iddiasına dair, "47 yıldır sürekli artan bir çatışma veya söylemsel ihtilaf dozunun bir anda ortadan kalkacağını beklemek çok gerçekçi değil" ifadelerini kullandı.
RÖPORTAJ - NACİYE KAYNAK
TAKDİM
Dünya gündemini yakından takip edenlerin pek çoğunun tanıdığı Uluslararası İlişkiler Uzmanı Dr. Mehmet Akif Koç'a İran Savaşı, Mekke Anlaşması, Filistin meselesi ve İsrail'deki seçimlerle ilgili bazı sorular yönelttik. Mekke Anlaşması'nın İttihad-ı İslam'a hizmet edebileceğini söylemek için henüz erken olduğunu ifade eden Koç, Trump'un İran'la 3 Kasım öncesi anlaşmaya varabilecekleri iddiasını ise, "47 yıldır sürekli artan bir çatışma dozunun veya söylemsel ihtilaf dozunun bir anda ortadan kalkacağını beklemek çok gerçekçi değil" şeklinde yorumladı. Koç, Filistinlilerin yurtsuz kalışında en büyük vebalin sahibi İngiltere'den dillendirilen "iri söylemler"e de prim vermemek taraftarı. Sorularımız ve Mehmet Dr. Mehmet Akif Koç'un verdiği cevaplar için sizleri mülakatımızı okumaya davet ediyorum.
"Ortadoğu'da 2003-23 arası İran dominasyonu vardı, 2023'ten beri İsrail güçlendi. Türkiye bu iki ülkeye karşı Suud üzerinden Körfez'i öne çıkarmaya çalışıyor" diyorsunuz. Geçtiğimiz Ağustos ayında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması o yönde bir girişim mi? Buna dair değerlendirmenizi istesek neler söylersiniz? Bu anlaşma "İttihad-ı İslam' bağlamında değerlendirilemez mi?
Mekke Anlaşması aslında bu bahsettiğim çerçevede, Türkiye'nin Körfez Araplarını tekrardan resme dahil etme çabasının bir yansıması. Yani İran ve İsrail'e karşı bölgede daha realist bir perspektifle bir Türkiye-Körfez Arapları aksı oluşturmaya çalışıyor mevcut Türkiye Cumhuriyeti liderliği. Biraz da bunun bir yansıması bu anlaşma. “Bunun doğrudan rakibi ya da düşmanı İran'dır, İsrail'dir” demek için şu aşamada erken. Bir savaşa girilmedikten, bir silahlı çatışma olmadıktan sonra burada ortak düşman kavramından bahsedemeyiz. Eğer çatışmalar ilerlerse o zaman biraz daha ortak düşmanlık algısı ortaya çıkacaktır. Fakat İttihad-ı İslam'la bir bağlantısı var mı derseniz, zannetmiyorum olduğunu. Çünkü nihayetinde İşbirliği Teşkilatı'nda yaklaşık elli İslam ülkesi var zaten. Bunların içerisinde farklı bölgesel birliktelikler var. Bu da onlardan bir tanesi. Fakat buradaki temel mesele şu; Mekke Anlaşması'yla kurulacak olan düzen bu ülkelerin kendi bölgesel çıkarlarına mı hizmet edecek yoksa Amerika Birleşik Devletleri'nin ve İsrail'in bölge dizaynının bir destekçisi mi olacak? Bunun için biraz daha sonuçlarını beklememiz, görmemiz lazım. Nereye doğru evrileceğine bakmamız lazım. Eğer bu anlaşma bölgedeki Sünnî güçlerin Şiî güçlere karşı bir savunma kalkanı veya bir ortak askerî paktı gibi konumlanıyorsa, böyle konfigüre ediliyorsa ittihad-ı İslam'la alakası olmaz böyle bir şeyin. Bu aşamada biraz daha beklemek lazım. Ortak dost, ortak düşman kavramlarının biraz daha ortaya çıkmasını beklemek lazım. Ondan sonra daha sağlıklı bir değerlendirme yapılabilir ama şu aşamada ittihad-ı İslam gibi bir üst kavrama hizmet edebileceğini söylemek için çok erken olduğunu düşünüyorum.

İKİ İRAN VAR!
İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, "(Mekke Anlaşmasını kastederek) Yeni bölgesel anlaşmalar ve düzenlemeler, Müslüman komşuların dışarıdan gelenlere değil, kendi kapasitelerine güvendikleri ve yıpratıcı rekabet yerine işbirliği ve kardeşlik yolunu seçtikleri yeni bir dönemin başlangıcını müjdeleyebilir." değerlendirmesinde bulunmuştu. Sizce İran tarafı hâlâ bu iyimserliği taşıyor mu, taşımaya devam eder mi?
İran'ın elindeki seçenekler biraz azalmış durumda. Özellikle 13 Haziran 2025'te başlayan savaştan beri... Körfez Araplarına, Ürdün'e ve Kuzey Irak'a, oradaki Amerikan üslerine misilleme füzeleri attıktan sonra bu ülkelerle ilişkilerde problem yaşamaya başladı İran. Bundan dolayı bölgedeki dostları veya birlikte hareket edebileceği ülkeler azalmış durumda. O yüzden bu tür mesajları biraz daha ihtiyatlı karşılamak lazım. O dostları arttırmaya, düşmanlıkları azaltmaya dönük bir hamle olarak değerlendirmek lazım.
Fakat şu da var. İran içerisinde bir pragmatik ve ılımlı kesim, bir de daha sert ve radikal kesim var. Şahin kanat diyebiliriz bu ikincisine. Dolayısıyla İran'dan gelen açıklamaların tamamını İran'ın resmi devlet politikası gibi düşünmemek lazım. İranlı yetkililer kendi dünya görüşlerine göre, ılımlı veya şahin kanattan oluşlarına göre, bu tür meselelerde pozisyon alıyorlar. O yüzden ben bu ifadeleri İran'ın resmî söylemi budur, politikası budur diye değerlendirmiyorum. Burada biraz daha nüanslı hareket etmek lazım. İran'dan gelen mesajları bu çerçevede değerlendirmek lazım. İran bu anlaşmanın yarın bir gün kendi aleyhine veya kendi desteklediği güçlerin aleyhine dönebileceğinin farkında. Her ne kadar bu erken aşamada Türkiye de Pakistan da İran'a yönelik daha yumuşak söylemleri tercih ediyorlarsa da eğer İran'a dönük Amerika-İsrail savaşı yoğunlaşır ve bu baskı daha da artarsa önümüzdeki dönemde bölgedeki bu tür mekanizmaların da İran'ın aleyhine sonuç üretebileceğini öngörebiliriz. Bilhassa İran-Suudi Arabistan arasındaki çatışmalar ve bölgesel rekabet eğer daha da ilerleyecek olursa, bunu her an için bekleyebiliriz. Dolayısıyla İran'dan gelen açıklamaları kimden geldiğine ve hangi konjonktürde yapıldığına göre değerlendirmek lazım. Kalibaf daha ılımlı pragmatist kanattan olduğu için onun açıklamalarını biraz daha o çerçevede değerlendiriyorum.

TRUMP İÇ KAMUOYUNA OYNUYOR
ABD Başkanı Donald Trump, İran krizinin 3 Kasım’daki ABD Kongresi ara seçimlerinin ardından, hatta daha önce sona erebileceğini düşündüklerini belirtti. Son durumlara bakarak ABD-İran Savaşı hangi sonuca daha yakın dersiniz?
Trump'ın söylemleri sahadaki durumu çok yansıtmıyor. Trump daha ziyade bazen algı oluşturmak, bazen bir baskı oluşturmak, bazen de pazarlıkta el yükseltmek adına bu tür söylemlerde bulunuyor. Biraz da ABD’de Kongre seçimleri yaklaştığından buna dönük bir hamle olarak görmek lazım bunu. Ben o seçimlerden önce bu meselenin çözülebileceği kanaatinde değilim. Bu mesele dün başlamadı, bir günde de çözülecek durumu yok. 1979 devriminden beri devam edegelen Amerika-İran arasındaki sürtüşmeler, ihtilaflar, çatışmalar var. Dolayısıyla 47 yıldır sürekli artan bir çatışma dozunun veya söylemsel ihtilaf döngüsünün bir anda ortadan kalkacağını beklemek çok gerçekçi değil. Evet, arada görüşmeler var Amerika ile İran arasında. Hatta Eylül ayının sonunda New York'taki BM Genel Kurulu toplantıları sırasında da Abbas Erakçi ve Mesut Pezeşkiyan oradayken Amerikalı yetkililerle görüştüler. Fakat şu ana kadar bir somut sonuca varılmadı. Daha önce de müzakereler yapılırken bir anda savaşa dönülmüştü. 13 Haziran 2025’te, 28 Şubat 2026'da. Dolayısıyla tekrardan böyle bir durum olabilir. Trump'ın söylemlerini tek başına bir referans noktası olarak almamak lazım. Yani Trump'ın bu tür sözleri söylerken güttüğü belli amaçlar var. Biraz o amaçları okuyarak devam etmek lazım analize. Ben bunu okuduğum zaman ABD-İran savaşının şu aşamada çözüme ulaşmasının farklı parametreleri olduğunu düşünüyorum. Birincisi, İsrail seçimleri, Netanyahu'nun kaderi ne olacak biraz da bununla alakalı.
NETANYAHUSUZ HÜKÜMETTE NE OLUR?
Bu arada, İsrail seçimleri hakkında tahmininiz nedir? Netanyahu bu seçimi kazanabilir mi? Sebep olduğu yıkımlar dolayısıyla İsrail’de de dünya genelinde de epey eleştirilerin hedefi oldu hepimizin gördüğü üzere...
İsrail seçimlerinde Netanyahu kuvvetle muhtemel birinci parti olamayacak. Eski genelkurmay başkanı Gadi Eisenkot'un partisi Yashar şimdi kamuoyu anketlerinde önde görünüyor. Muhtemelen o birinci sırada çıkacak seçimlerden. Dolayısıyla Netanyahu'suz bir hükümet kurulursa İsrail'de, o zaman ABD-İran arasındaki ihtilafın da biraz daha hafifleyeceğini düşünebiliriz. Fakat Netanyahu'nun olduğu senaryoda, Netanyahu'nun güçlü bir şekilde bir hükümet kurması senaryosunda o zaman ABD-İran savaşının daha da artarak ilerleyeceğini öngörebiliriz.
Yani İran Savaşı'nın sonuçlanması doğrudan sadece ABD-İran ilişkilerine bağlı değil. İsrail gibi, Körfez ülkeleri gibi, bölgesel dinamikler gibi daha başka boyutları var. O boyutları da göz önünde bulundurmamız lazım. O yüzden ben Trump'ın açıklamalarını biraz daha seçimler öncesi iç kamuoyuna dönük tüketim malzemesi olarak görüyorum. Ve bunu üzerine doğrudan analiz yapılabilir seviyede bulmuyorum açıkçası.
FİLİSTİN MESELESİNDE EN BÜYÜK MÜSEBBİB İNGİLİZLERDİR
İngiltere, Fransa ve Kanada'nın öncülüğündeki 12 ülkenin işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan yasa dışı İsrail yerleşimleriyle ticaret ve iş ilişkilerini yasaklama kararının olumlu ancak büyük ölçüde sembolik olduğunu belirtenler var. "Üç yıl süren soykırımda İngiltere, İsrail'e karşı hiçbir ekonomik caydırıcı adım atmadı. Bu karar, İngiltere'nin iç siyasi hesaplaşmaları kaynaklı" diyor bazı kesimler. Aynı zamanda İngiltere Başbakanı Andy Burnham, BM toplantısında yaptığı konuşmada, İngiltere'nin Orta Doğu konusundaki duruşuna bir "reset attığını" belirtti. İsrail'in 7 Ekim 2023'te yaşadıklarının Gazze ve Batı Şeria'daki hiçbir eylemini meşrulaştıramayacağını, korkunç acılar büyürken ve iki halk için de en iyi çözüm olan iki devletli çözüm vizyonu saldırı altındayken sessiz kalınamayacağını söyledi. İkisini birden düşününce Burnham'ın açıklamalarını nasıl değerlendirmeliyiz?
İngiltere malum yakın zamanda çok sık başbakan değişikliğine gidiyor. Özellikle son 8-10 senedir. Bu anlamda bir istikrarsızlık var İngiliz iç siyasetinde. Andy Burnham da İşçi Parti içerisinde iki devletli çözüme, Filistin-Arap İsrail İhtilafı'nda iki devletli çözüme daha yakın duran bir kanadı temsil ediyor. O kanattan geliyor. Dolayısıyla Burnham'ın açıklamalarını biraz daha bu çerçevede değerlendirmek lazım ama burada çok iri iri söylemlere ben şahsen pek prim vermiyorum. Çünkü İngiltere eskiden beri yani 1910'lardan beri, 1920'lerde başlayan manda yönetiminden beri, bilhassa 1948'de İsrail Devleti kurulurken 1947-48 sürecinde en önemli aktördü ve onların hatalarıyla çok büyük yanlışlar başladı. Nekbe dediğimiz felaket, 1948 felaketi, Filistinlilerin yurtsuz kalması, vatansız kalması ve bir devlet kurmalarının engellenmesi öncelikle İngiltere'nin vebaliydi. Bunun günahı İngiltere'nin boynunda. Dolayısıyla İngiltere eskiden beri bu meseledeki en başat aktör olduğundan, Filistin meselesinde ve Filistin'deki Arapların devletsiz kalmasının en büyük müsebbibi oldukları için öncelikle bunu düzeltmeleri beklenir. Kendi içlerinde de buna dair tartışmalar var.
Ben bu tür söylemlerden ziyade eylem olarak ne ortaya koyacaklarına bakmak gerektiğini düşünüyorum. Yani İngiltere mesela BM Güvenlik Konseyi'nde İsrail'le ilgili bir karar tasarısı sunacak mı? Bunu destekleyecek mi? Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesinden birisi İngiltere. İki devletli çözüm için buradaki rolünü, etkisini kullanacak mı? Konumunu kullanacak mı? Bu tür şeylere bakmak lazım. Yoksa biz uluslararası siyasette bu tür içi boş laflara doyduk. Yani 2026 Eylül itibariyle bu açıklamalar hiçbir anlam ifade etmiyor. Somut olarak sahaya nasıl yansıdığına bakmamız lazım. İngiltere bu meselenin baş müsebbibi ve bunu düzeltecek olan veya bunun hafifletilmesi için adım atması gereken en önemli ülkelerden bir tanesi İngiltere, ABD’yle birlikte. Dolayısıyla bu sorumluluğu hatırlatacak şekilde İngiltere üzerinde uluslararası toplumun da baskı kurması lazım. Fakat dediğim gibi, öncelikle sahada hangi adımları atacaklar ona odaklanmak gerektiğini düşünüyorum. Yoksa bu tür açıklamalar çok fazla var sağda solda. Bu açıklamaların doğrudan bir politika değişikliğine işaret ettiğini düşünmüyorum açıkçası.
İSRAİL İLE SINIRLI BİR ÇATIŞMA OLABİLİR
Bir paylaşımınızda, "ABD ile İsrail'in çıkarları birebir aynı değil, iki ülkeyi birlikte okumak hatalı. ABD'de İsrail'e tepki yükseliyor. ABD iki müttefiki Türkiye ile İsrail'in savaşmasını istemez ama iki ülkenin hayatî çıkarları bunu gerektirirse sınırlı bir çatışmayı engelleyebilecek durumda değil." dediniz. Bu durumda İsrail-Türkiye Savaşı ne kadar ihtimal dahilinde? İsrail böyle bir şeye cesaret eder mi?
Türkiye-İsrail çatışması şu aşamada, hemen bugünden yarına olacak bir şey değil. Yani bunun kendi içinde farklı parametreleri var. İki taraf da bu tür bir çatışma ihtimalini azaltacak şekilde hareket ediyorlar. Fakat ben Netanyahu kalsa da kalmasa da, seçimlerden sonra Netanyahu hükümeti olsa da olmasa da, İsrail'in bu saldırgan dış politikası devam ettiği müddetçe, İsrail'in bilhassa Suriye ve Lübnan üzerinden kuzeye doğru nüfuzunu yayma hamlesi devam ettikçe, bu saldırganlık devam ettikçe bir noktada Türkiye ile İsrail'in de karşı karşıya geleceğini düşünüyorum. Özellikle Suriye üzerinden bir sınırlı çatışmaya girebileceklerini değerlendiriyorum. Fakat bunun için ezbere, şu zaman olur gibi bir şey söylemek çok mümkün değil.
Bu konuda İsrail seçimleri önemli. Türk dış politikasının Orta Doğu'da alacağı pozisyon önemli. Mekke Anlaşması gibi bölgesel ittifakların bir sonuç üretip üretemeyeceği, bir caydırıcılık üretip üretemeyeceği önemli. Dolayısıyla öncelikle buralara bakmamız lazım.
Buralarda ilave çatışma dinamikleri ortaya çıkarsa o zaman evet sınırlı bir çatışma Suriye sahasında bizi bekliyor olabilir. Ama dediğim gibi iki taraf da bunu azaltmak için gayret ediyor şu an. Özellikle Türk tarafının söylemleri bunun dozunu biraz daha düşürmek yönünde. İsrail karşıtı söylemlerin dozunu biraz daha düşürmek yönünde. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'ndaki yaptığı konuşma da biraz buna yönelikti. "Bizim Netanyahu'yla sorunumuz var, İsrail halkıyla bir sorunumuz yok" mealindeki sözleri de biraz buna işaret ediyor. Dolayısıyla ben burada İsrail seçimlerine dönük baskının, beklentilerin büyük olduğunu düşünüyorum. Eğer Netanyahu İsrail seçimlerinde ciddi ölçüde kan kaybederse, ikinci hatta üçüncü parti durumuna düşerse o zaman İsrail'de daha farklı bir tutum olabileceğini düşünüyorum. Saldırganlığın dozunu azaltma anlamında… Tamamen durdurma değil ama azaltma anlamında. O zaman biraz daha farklı şeyler konuşabiliriz. Ama bu aşamada eğer Netanyahu seçimleri kazanır ve yoluna devam ederse o zaman sınırlı bir çatışma ihtimalini yüksek görüyorum maalesef.