"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Önce cehaleti ortadan kaldırmak lazım

14 Ekim 2026, Çarşamba 03:14
Dr. Abdullah el-Muslih, “Cehalet, ihtilâf ve fakirlik Müslümanların en büyük düşmanları arasındadır. Bunlarla mücadele etmemiz gerekir. Meselâ fakirliği sanayi, tarım ve üretim yoluyla; cehaleti ilim yoluyla; ihtilâfı ise anlaşma ve birlik yoluyla tedavi etmeliyiz” dedi.

Röportaj - İbrahim Ersoylu
Fotoğraflar: Erhan Akkaya - Yeni Asya

-İİKV’nın düzenlediği 13. Bediüzzaman Sempozyumu’na iştirak eden Dr. Abdullah el-Muslih ile konuştuk-

Adım İbrahim Ersoylu. Yeni Asya Gazetesi yazarlarındanım. İlahiyat mezunuyum. Gazetemizin misyonu; Bediüzzaman Said Nursî’nin izah ve ispat ettiği iman ve Kur’ân hakikatlerini başta Türkiye ve İslâm ülkeleri olmak üzere bütün dünyada güzel bir şekilde insanlara takdim etmektir. Müsaade ederseniz Yeni Asya olarak bu mevzuda sizinle kısa bir mülakat yapmak istiyoruz.

Dr. Abdullah El- Muslih: Tabi buyurun.

Öncelikle “Türkiye’ye hoş geldiniz” diyoruz. Evvela sizi okuyucularımıza tanıtmak istiyoruz. Dr. Abdullah El-Muslih kimdir? Yaptığı çalışmalar nelerdir? 

Ben kardeşiniz Dr. Abdullah el-Muslih. Suud vatandaşıyım. Halen Dünya İslâmî Davet ve Yardım Konseyi Genel Sekreteri olarak görev yapıyorum. Bu konsey Kahire’dedir. İslâm dünyasından yaklaşık 70 İslâmî kuruluşu bünyesinde barındırmaktadır. Amacı, bu kuruluşlar arasındaki çalışmaları koordine etmek, aralarındaki iş birliğini sağlamak ve İslâm dünyasındaki hayır projeleri ile eğitim alanındaki projelerin gerçekleştirilmesine katkıda bulunmaktır.

Eğitim ve yardım faaliyetleri de yürütüyorsunuz öyle mi?

Evet.

Bediüzzaman Said Nursî’yi nasıl tanıdınız?

Bediüzzaman Said Nursî’yi sâlih ve değerli bir insan olan Şeyh Salih Özcan vasıtasıyla tanıdım. Üstad Salih Özcan ile Riyad’da karşılaştım. O sırada Riyad’daki Şeriat Fakültesinde öğrenciydim. Bu vesileyle bu cemaatle ve Said Nursî’nin şahsiyetiyle tanıştık. Allah ona rahmet etsin. Onun gayretlerini, metodunu, çalışmalarını, sabrını, Allah’tan sevap umarak yaptığı hizmetlerini ve sebatını öğrendik.

Allah daha sonra onun Risaleleri üzerinde yetişen, onlardan istifade eden ve onun ilminden faydalanan büyük toplulukların meydana gelmesine vesile oldu.

Sizce geçmişte Said Nursî’yi diğer temayüz eden âlimlerden ayıran özellikleri nelerdir?

Geçmişte temayüz eden ve hak üzere olan bütün âlimlerin hepsi hayır üzeredir. Fakat her şeyhin, her davetçinin ve Allah’ın insanların hidâyetine vesile olmayı nasip ettiği her kişinin kendine has şartları vardır. Her birinin kendi şartları, hâlleri, zamanı, mekânı ve hayatının içinde bulunduğu farklı durumlar vardır. Bununla birlikte hepsi Allah’ın Kitabı’ndan ve Resûlünün sünnetinden beslenmiştir. Daha sonra Kur’ân ve sünnetten aldıklarını içinde bulundukları şartlara göre şekillendirmiş ve yaşadıkları hayata uygulamışlardır.

Yani esas itibarıyla hepsi Kur’ân ve sünnetten hareket ediyorlar değil mi?

Evet. Kur’ân ve sünnete uymuşlar ve onu insanlara anlatmışlar.

Bediüzzaman Said Nursî, modern çağdaki en derin krizin sadece siyasî veya ekonomik bir kriz olmadığını, asıl meselenin imanî ve ahlâkî bir kriz olduğunu söylüyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?

Ben bu sözün hakikati ifade ettiğini düşünüyorum. Çünkü insan düzeldiğinde bunun sonucunda siyasî, ekonomik ve sosyal alanda da hayır meydana gelir. İlkeler, değerler ve ahlâk açısından insan, yeryüzündeki hayır ve şerrin merkezidir.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “İnsanların kendi elleriyle yaptıkları sebebiyle karada ve denizde fesat ortaya çıktı.”

Hayır da insanların sebebiyle meydana gelir, şer de insanların sebebiyle ortaya çıkar. Allah bize bundan daha önemlisini de bildirmiş ve insanın hâlini nasıl düzelteceğini öğretmiştir.

Allah ne buyuruyor? “Şüphesiz Allah, bir kavim kendilerinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.”

Kendimizi değiştirebilmemiz için kendimizi bir metoda arz etmemiz gerekir.

Bu metod nedir?

Allah’ın korumayı üzerine aldığı metoddur.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Şüphesiz o zikri Biz indirdik, onun koruyucusu da elbette Biziz.”

Kur’ân ve sünnet, Allah’ın koruduğu metoddur. Bize düşen, kendimizi bu metoda arz etmektir. Yani şöyle demektir: “Ey Allah’ın Kitabı, ey Muhammed’in (asm) sünneti! Bize yol gösterin, bize öğretin.”

Bize akaidde, dinî hayatta, değerlerde, ahlâkta, ekonomide, siyasette ve hayatın bütün alanlarında takip etmemiz gereken metodu öğretin. Kur’ân ve sünnet bize cevap verir, biz de buna göre amel ederiz.

Bediüzzaman Said Nursî, “Şam Hutbesi” olarak bilinen ve Emevî Camii’nde verdiği hutbesinde cehalet, fakirlik ve ihtilâfı İslâm dünyasının en büyük üç düşmanı olarak zikrediyor. Siz de bunu böyle mi değerlendiriyorsunuz?

Evet. Cehalet, ihtilâf ve fakirlik Müslümanların en büyük düşmanları arasındadır. Bunlarla mücadele etmemiz gerekir. Meselâ fakirliği sanayi, tarım ve üretim yoluyla; cehaleti ilim yoluyla; ihtilâfı ise anlaşma ve birlik yoluyla tedavi etmeliyiz.

Bu sözlerin tamamı doğrudur. Fakat ben size şunu sormak istiyorum: Başlangıç noktası nedir? Fakirlikle mücadele etmek mi? İhtilâfı gidermek mi? Yoksa cehaletle mücadele etmek mi? Bunların gerçekten düşmanlarımız olduğu doğrudur. Ancak nereden başlamamız gerektiğini öğrenmemiz gerekir.

Sizce nereden başlamalıyız?

Ümmetin cehaletini ortadan kaldırmakla başlamalıyız.

Bu nasıl gerçekleştirilebilir?

Eğitimle. Doğru eğitimle ve doğru davet anlayışıyla.

Yani Kur’ân ve sünnete uygun bir eğitim…

Elbette. Kur’ân ve sünnetle örtüşen eğitim. Bizim başka bir metodumuz yoktur. Çünkü Kur’ân ve sünnet bizi yaratan Allah’ın katındandır.

Şöyle bir örnek vereyim: Bu saatimi kim yaptı? Nerede yapılmış? Mısır’da yapılmış. Eğer bu saatte çok küçük bir arıza meydana gelse, onu en iyi kim tamir edebilir? Onu yapan kişi. Kim yaptı? Sen, ben ve bütün insanlar Allah’ın sanatıyız. Dolayısıyla Allah, bizim hâlimizi nasıl düzelteceğimizi en iyi bilendir.

Bediüzzaman Said Nursî, adalet konusundaki değerlendirmelerinde mutlak adalet ile nisbî veya izafî adalet arasında bir ayrım yapıyor. Modern siyaset yapıcıları, sistematik insan hakları ihlalleri veya mülteci krizleri karşısında bu ayrımı nasıl uygulamalıdır?

İnsan yeryüzünde bir insan olarak yaşadığında, bir canavar gibi yaşamadığında mesele değişir. Karşımda bulunan kişinin bir insan olduğunu gördüğümde, onun bir insan olduğunu kabul etmiş olurum; onu bir canavar olarak görmem. Bundan daha kötüsü ise kendimi bir canavar, karşımdakini de av olarak görmemdir.

Kendimi aslan, başkasını ise tavşan olarak görürsem, onu av olarak görmüş olurum. İşte problem burada ortaya çıkar. Fakat karşımda bir insan olduğunu gördüğümde, ona merhamet etmem ve onunla adalet üzere muamele etmem gerekir.  Çünkü adalet, insan olarak benim üzerime düşen bir sorumluluktur. Ben bir insanım ve karşımdakini de insan olarak görüyorum. Bu durumda ikimizi de adalet yönetmelidir. Bu adalet, Allah’ın terazisindeki adalettir. Çünkü Allah bu adaleti indirmiştir: “Şüphesiz Allah adaleti, ihsanı ve akrabaya yardım etmeyi emreder.”

Bediüzzaman, İslâm devletlerinin ortak bir birlik kurması gerektiğine işaret ediyor. Her devletin iç işlerinde bağımsız, dış işlerinde ise bu birliğe bağlı olduğu birleşik İslâm cumhuriyetlerinden oluşan bir yapıdan söz ediyor. Bunu Amerika Birleşik Devletleri’ndeki sisteme benzetiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?

Bu konudaki çağrınızı siyasî liderlere yöneltmeniz gerekir.

Yani siyasî liderlere bir çağrı olarak mı değerlendiriyorsunuz?

Evet.

Son olarak Yeni Asya okuyucularına iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

Allah’ın kitabında bir âyet var. Eğer onu gözlerimizin önüne koysaydık, zamanımızın en büyük ibretlerinden biri olurdu. Bu, Allah’ın bütün peygamberlere yaptığı bir vasiyettir.  Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Sizden önce kendilerine Kitap verilenlere ve size, Allah’tan korkmanızı tavsiye ettik.”

Benim Türkiye’deki ve bütün İslâm dünyasındaki bütün kardeşlerime tavsiyem, Allah’ın peygamberlere, sâlihlere ve bütün insanlığa yaptığı tavsiyenin aynısıdır: “Sizden önce kendilerine Kitap verilenlere ve size, Allah’tan korkmanızı tavsiye ettik.”

Ayrıca daha önce hangi televizyon kanallarında program yaptınız?

Suudi Arabistan’ın Birinci Kanalı’nda 20 yıl görev yaptım. Ayrıca İkra (Iqra) kanalında 23 yıl görev yaptım. Daha sonra Er Risale kanalında 12 yıl görev yaptım. Artık yaşlandım, daha ne kadar devam edeyim?

Maşallah. Ben de geçmişte bahsettiğiniz kanallardan sizin programlarınızı takip etmiştim. Arap televizyonlarında programlarınızı izlerdim. Gerçekten çok beğenmiştim. Maşallah, programlarınız çok başarılıydı.

Elhamdülillah.

Bizimle görüşlerinizi paylaştığınız size çok teşekkür ederiz. Allah razı olsun.

Allah sizden de razı olsun.

Okunma Sayısı: 127
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı