"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Risale-i Nur ve hikmet (1)

Şemseddin ÇAKIR
17 Ocak 2020, Cuma
Risâle-i Nur’la Onuncu âyet-i kerimenin meal ve hikmetlerine devam edelim. “(Allah) hikmeti dilediğine verir” (Bakara 269) buyruluyor. Devamında ise “Kime hikmet verilmişse ona büyük bir hayır verilmiştir, bunu ancak akıl sahipleri anlar” buyruluyor.

Bu âyet-i kerimenin tamamında üç hususa dikkat çekiliyor:

a) Allah-ın hikmeti dilediğine vermesi, 

b) Hikmetin “hayr-ı kesir/çok hayır “olması,

c) Bunu ancak akıl sahiplerinin anlayacağı.

Evet bir yönüyle “eşyadaki esrara vakıf olmak”, bir yönüyle “eşyada Allah’a bakan isimleri ve sıfatlarının mevcudata yansımalarını  görmek”, bir yönüyle “varlıklardaki ilâhî sırrı farketmek” demek olan hikmet, Âyetin devamında ifade edildiği üzere, çok büyük bir hayır ve manevî bir hazine olduğu için bunun verilmesi doğrudan ilâhî bir meşietle gerçekleşiyor. Yani Allah bunu kime dilerse ona veriyor. Bu kadar açık beyana rağmen “nasıl verebilir” diye sormak kimsenin haddi olamaz. Böyle bir sorgulama, su-i edeptir. 

İşte böylelerden birisi, merhum Hasan Basri Çantaya sormuş: “Hocam Kur’ân-ı Kerîm’de Bediüzzaman ve eserlerine işaret varmış deniyor olur mu böyle şeyler”? deyince Merhum:”Neden olmasın? Siz Allah’ın  (cc) “Bu kitap da kuru yaş her şey vardır” veya olmayan birşey yoktur” (Enam Sûres, 59) âyet-i kerimesine inanmıyor musunuz? Hatta bana da, işaret var da, çok küçük olduğu için göremiyorum” demiş. Yani bu; “herşey olur, fakat Bediüzzaman olamaz anlamına gelir ki, insanı küfre götürür akıllı olun diye uyarmış. Fakat; bazılarının hırs ve hasetten gözü döndüğü için bu gerçekleri görüp idrak edemiyor.

Diğer taraftan onun başka bir âyetinden biz biliyoruz ki, “O duâlara icàbet edendir” (Bakara 186). Yani kim ne isterse hikmetine muvafık olmak şartıyla O verir, bahş eder. Esasen âyet “O hikmeti dilediğine verir” buyururken kullarını “hikmetini istemeye, ondan hikmet talep etme duâsında bulunmaya” dâvet ve teşvik ediyor.

Nitekim önceki peygamberler döneminde olup, gibi Resul-i Ekrem (asm) dönemi ve daha sonraları da uzun süreli ve samimî hikmet arayışına ve tefekkürüne girenler’e Allah meşietiyle hikmet hazinelerinden vermiş. Bu zevat konuşmalarıyla, irşadlarıyla, kaleme aldıkları eserleriyle hikmet denizinden inciler, elmaslar, yakutlar devşirip paylaşmışlardır.

Ahirzamanda ise en çaplı, en israrcı, en halis, en küllî “hikmet avcısı, diğer bir ifadeyle hikmet duâcısı olarak Said Nursî’yi görüyoruz. O Allah’ın kendine verdiği muhteşem zekâ, eşsiz muhakeme gücü, sarsılmaz irade kuvvetiyle “mahzâ hikmet” olan Kur’ân’ın peşine düşmüş-yaşadığı şartlar ne olursa olsun- Kur’ân’daki hakikatleri, Kur’ân’daki hikmetleri aramaya, bulmaya ve anlamaya odaklanmıştır. Meselâ Birinci Dünya Savaşı’nda cephede bile Kur’ân’daki âyetlere, âyetlerdeki kelimelere, kelimelerdeki diziliş ve işaretlere yoğunlaşmış. Allah da onun bu cehd ve gayretine icâbet etmiş, böylece sayısız ilâhî elmas ve hikmetlerle dolu İşaratü’l İ’caz tefsir-i telif edilmiştir ve tarih-i beşer bu tefsir’in emsalini kaydetmemiş, meydandadır bakılabilir. 

Şartların değişip esarete düşmesi Said Nursî’yi hikmet arayışı ve avcılığından alıkoyamamış, bitip tükenmek bilmeyen fikir yolculuğu devam etmiştir. Nitekim yurda döndükten sonra bilâhare, müstebit idâreciler tarafından Barla’ya sürüldüğünde bu yolculuk aynı gayret, samimiyetle devam etmiş, ne zahmetler onu yıldırabilmiş,  ne de rahatlar onu rehavete sevk edebilmiştir. Gerçi belki hiç rahat yüzü bile görmemiştir. O, bazan Çam Dağı’nda, bazan Katran Ağacı’nda ve bazan çınar ağacında, geceler boyunca “Hâkim-i mutlak” olandan hikmet talep etmeyi sürdürmüştür. “Mu’cibü’d-dâvet”olan Allah da, elbette bu duâ ve tefekkürlere rahmet ve hikmetiyle icabet etmiş ve Bediüzzaman burada, manevî bir Kur’ân tefsiri olan Risale-i Nurlar’ı “hikmet” ve “rahmet” temelli olarak te’lif etmeye muvaffak olmuştur.

Said Nursî cephede, sürgünde, çeşitli başka olumsuzluklar içinde sürdürdüğü hikmet avcılığına, müstebitlerin diğer bir zulmü olarak onu gönderdikleri hapishanede  de, devam etmiştir. Meselâ; Eskişehir Hapishanesi’nde İsm-i Azam veya İsmi Azamın altı nurundan bir nuru olan İsm-i Hakem”i telif etmiş, burada, bütün kâinatta nasıl muhteşem bir “hikmet”in bulunduğunu gözler önüne sermiştir.

Sözün özü: Said Nursî bütün hayatı boyunca, içinde yaşadığı siyasî ve sosyal şartlar ne olursa olsun hali ile, kàli ile beden ve kalbi ile “hikmet” talebinde bulunmuş, Allah da meşiet-i Rabbaniyesiyle ona serapa “hikmet hazineleri” demek olan Risale-i Nur-u ihsan ve ikram etmiştir.

Denilebilir ki Risale-i Nurlar bir yönüyle “mücessem bir hikmet” hazinesi, Said Nursî’de de, mücessem bir “hikmet timsali”dir.

Âyet-i kerimenin ifadesinden hareketle yine denilebilir ki, Risale-i Nur “hayr-ı kesir”dir. Öyleki samimî olarak onu okuyup mütalâa edenleri, bu Külliyat Allah’ın inayetiyle “tahkik-i iman’a, ebedî necat’a” ulaşmasına vesile olmaktadır.

Yine âyet-i Kerimenin ifadesinden hareketle bunu “akıl sahipleri” yani Allah’ın (cc) bahşettiği muhakeme gücünü kullanarak bu eserleri inceleyenler onun gerçekten Kur’ân-ı Hâkim’e güzel ve parlak bir ayna olduğunu yakinen müşâhade edebilirler.

Fotoğraf: Erhan Akkaya

Okunma Sayısı: 1186
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı