Bu tabir, aynen bir âyet-i kerîmeden alınmıştır. Âyetin tamamı şöyledir:
“Dinlerini parça parça edenler ve kendilerini grup grup ayıranlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra (Allah), yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.” (En‘âm Suresi: 159)
“Dinlerini parça parça edenler kimler olabilir?” şeklinde bir soru sorulacak olursa, buna verilecek cevap ne olabilir?
Meselâ benim cevabım şudur:
Tevrat’ı tahrif eden ve Kur’ân-ı Hakîm’e karşı çıkan hahamlar,
İncil’i bozup Kur’ân-ı Azîmüşşân’a da uymayan papazlar,
Bu muharref metinleri din kabul edip, onları Cennete koymaya çalışan; kelime-i tevhidi dahi bölüp parçalamaya yeltenen, hoşgörü adı altında ve hakkı bâtıla karıştırarak yeni bir dünya dini inşa etmeye çalışan proje hocaları.
Ayrıca Cenâb-ı Hak, Âl-i İmrân Suresi’nin 19. ayetinde:
“Allah katında din ancak İslâm’dır” buyurarak, İslâm’dan başkasına din diyenlerin de bu hükmün kapsamına gireceğini bildirmektedir.
Zira bizim meselemiz, “sana göre” değil; Allah’a (cc) göre dinin ne olduğudur. Yani mesele, nefsü’l-emre göre dini anlama meselesidir.
O hâlde tarihe göre değil, Allah’a (cc) göre değerlendirmeliyiz. İşte o din de İslâm’dır. Bunun ötesi olamaz.
Yine En‘âm Suresi’nde geçen
“Sonra (O), onlara yapmakta olduklarını haber verecektir” ifadesi, Kur’ân-ı Kerîm ile tahakkuk etmiş; hak ve bozulmamış bir kitapla hem onlara, hem de onlara uyanlara akıbetleri bildirilerek ikaz edilmişlerdir.
Zaten İslâm’ın tarifi de buna işaret eder. Şöyle ki:
İslâm; Hz. Âdem ile başlayan, zaman ve mekânın gelişmeleriyle ve peygamberlerin tebliğleriyle tekâmül eden; nihayet son kemalini Âhirzaman Peygamberi Hz. Muhammed (asm) ile bulan bir dindir.
Bu hakikat karşısında, bütün dinleri asılları itibarıyla değerlendirdiğimizde, İslâm dışı inanışlara hakikî manada —yani nefsü’l-emirde kelimenin tam anlamıyla— “din” demek mümkün değildir.
Dolayısıyla muharref dinleri “din” olarak ileri sürmek, en azından bir gaflet ve dalâlet; bazı durumlarda ise ihanettir. Ayet-i kerîmede bu tür sapmalar, “Allah’ın dinini parçalamak” şeklinde ifade edilmektedir.
Demek istediğim şudur ki: Muharref din anlayışını savunanların meseleye bir de bu açıdan bakmaları gerekir. Hele bir Müslüman; bilhassa din görevlileri ve hocalar, bu yanlışa asla düşmemelidir.
Zira hak dinin temel unsurlarının başında tevhid inancı gelir. “Küllü şey’in kadîr” hakikati bu inanışlarda mevcut değildir. Birinde —hâşâ— Hz. Yakub’un Allah ile güreşip galip geldiği anlatılır; diğerinde ise “Tanrı”nın kulları tarafından çarmıha gerildiği kabul edilir. Bu tür anlayışlara tevhid denilebilir mi?
Kitap meselesine gelince: Kur’ân-ı Kerîm’den başka bozulmamış İlâhî bir kitap kalmamıştır. Bu da açıktır.
Meseleye kemiyet (çokluk) açısından değil; keyfiyet (hakikat ve nitelik) açısından bakılmalıdır.