Caiz mi, diyeceksiniz? Millet olarak başımızda cehalet olmasaydı, biz de sizin gibi; caiz değildir, diyecektik. Nisyandan gelen insanımıza sosyal medya belâsı da musallat olunca, cehaletin boyutları dehşetli noktalara inip-yükseliyor.
Bediüzzaman’ın tarih, hürriyet, demokrasi ve İstikbaldeki hadiselerle alâkalı beyanlarını okudukları halde, küresel deccaliyetin 1970’lerde Latin Amerika’dan başlatıp 1980’lerde Önasya’ya ve ikibinlerden sonra da AB ülkelerinde gerçekleştirdiği sivil değişim/ihtilâlleri göremediklerinden, tam kırk beş senedir istibdadın pençesindeki Türk milletinin feryad ve hıçkırıklarını duyamayanlara, demokrasi hakkında neler söylenebilineceğini merak ediyoruz.
Demokrasiyi, elbette demokrasinin yokluğundan şikâyet edenlerle konuşuyorsunuz. Demokrasi münkirleriyle değil… Demokrasiyi istediği halde; onu katledenlere, dirilmemesi için kabrinin üzerine taş dökenleredir, sözümüz. Onlar için, 12 Eylül münkirleri tabirini kullandık. 12 Eylül’den önceki Türkiye’yi karalayarak, günümüz idarecilerinden şikâyetin caiz olmadığını, hatta 12 Eylül projesi dâhilinde, ihtilâlci Kemalistlerin “[28 Şubat] balans ayarına da” ihtilâl diyerek konuyu iyice sulandıranlarla, demokrasi meselesinin doğru olmadığını söylüyoruz. Demokrasinin ülkede kuvvetlenmesi, milletin demokrasiyi öğrenmesi ve Türkiye’yi komşularıyla birlikte küresel ihtilâlci ve sosyal Marksistlere karşı savunurken altı defa başbakanlıktan uzaklaştırılmış demokrasi kahramanı Süleyman Demirel’in mahiyetini bilmeden; Özal’ı demokrat görenlerle demokrasiyi konuşmanın, hakikate saygısızlık olduğunu düşünüyoruz.
12 Eylül münkirlerini, genellikle tarihimizin en dehşetli, derin ve küresel Marksistlerle entegreli ihtilâlini basite indirgerken görürsünüz. Size 27 Mayıs’tan, 12 Mart’tan, 28 Şubat’tan ve belki de 15 Temmuz’dan bahsedeceklerdir… 31 Marta ve oradan Tanzimat’a kadar gerilere giderek; demokrasi meselesini anlaşılamayacak dehlizlere götürüler.
Türkiye’mizde demokrasinin olmadığını, iktidarın ise müstebit olduğunu sizinle paylaşanların niyetleriyle ilgilenmiyoruz. Demokrasi düşmanlarını tanıyamayanlarla demokrasiye ulaşamayacağımızı bilelim, o kadar…
Neden 45 sene öncesine takılıyorsunuz, diyerek bizi projenin eskimiş-paslanmış parçası AKP ile nizaaya çağıranların hali de malum. Kemalistlerin bin sene devam edeceğini iddia ettikleri ihtilâllerinin, Troçki’nin “sürekli devrimiyle” münasebetini yerlilerimiz bilmiyorlardı. Ve acayip olan ciheti ise; 12 Eylül ve müştemilatından habersizlerin günümüz hadiselerindeki teşhisleri tamamen yanlış ve iman-küfür mücadelesinde durdukları yerin de düşmanlara ait olduğunu görebiliyoruz. Milletimizin 45 sene önce içine atıldığı serin havuzların altındaki cehennemi sistemlerin uzaktan kumandalarla ısıtılmaya başlanacağını da, halkımız bilmiyordu. Yüz senelik millî tahribatın çeyrek asırda nasıl gerçekleştiğini soranlara, dinsizliğin umumu tahrip makinalarını göstermemeye direnen demokrasiseverlere de geçmiş olsun, diyebiliyoruz.
Üslup olarak Troçkicilerden (Marksizm) ayrılan global liberal Marksistlerin metotları, münafıklığın en derin derekesinde yol alıyorlar. Mahiyetlerini deşifre edecek slogan ve sembollerden oldukça ırak, halklara hergün yeni ihtiyaçlarla yaklaşarak ve milletin elindeki sermayeyi bankalar ve global şirketlerle hissettirmeden hırsızlıyorlar. Âdem’in (as) her biri halifeliğe namzet çocuklarını üç paralık menfaatle madara ederek insaniyete zamanların en büyük zararını veriyorlar. İşte bu büyük hastalığın yegâne çaresi olan doğru hürriyetlerimize münafıkça elkoyan ihtilâlcileri tanımadan, demokrasiyi konuşmanın doğru olmadığını artık herkes görmeli.
İhtilâl münkirlerinin önemli eksiği ise, küresel Marksist sosyalistlerin, toplum, devlet ve insaniyet karşıtı projelerinin mahiyetlerini keşfedemeden ictimaî reçete yazmalarıdır. Zalim ve gaddar düşmanını dost zannederek hayatın yüzlerce karelerindeki tuzaklarına düşmüş olmaları. Bediüzzaman’ın aşağıdaki ikazı, maksadımızı en güzel şekilde i tasrih ediyor.
“Bu asırdaki ehl-i İslâmın fevkalade safderunluğu ve dehşetli cânileri de âlicenâbâne affetmesi ve bir tek haseneyi, binler seyyiatı işleyen ve binler manevi ve maddî hukuk-u ibâdı mahveden adamdan görse, ona bir nevi taraftar çıkmasıdır.” (Kastamonu Lâhikası, s.24)