Şeair, bir yönüyle kimlik değil mi? Tanımada ve tanınmada öncelikli unsur da diyebiliriz.
Ferdî kimlikler, sosyal kimlikler, dinî kimlikler ve millî kimlikler… İnsan, gözünü açtığında ve çevreyi tanımaya başladığında inkişaf edecek duygularla mütenasip gelişir, şeair… Kim bilir, belki annelerin tesbihleriyle ve tekbirleriyle başlamıştır, gelişmesi… Belki de insanın kulağına okunan ilk ezanla… Veya beşiğinde seyrederken annesini, namazdaki başörtüsü, okuduğu dualar ve ninni niyetiyle söylediği nağmeli zikir-tekbirler ve Kur’ân tilâvetleri…
Birer ruh mimarı olarak bebeklerinin mana dünyalarını inşa eden annelerin yavrularına söyledikleri ve görmelerini sağladıkları unsurların içinde, onlara hayatları boyunca kimlik olacak unsurlara da “şeair” diyebiliriz. Meşhur sanatçıların, bilge insanların, edebiyatçıların veya mücedditlerin hatıralarında, annelerin onlara yönelik kimlik inşaları mutlaka yansıma bulur. Şeairin, sair geleneklerden ve sosyal hayatın diğer unsurlarından farkı, elbette kalın çizgisiyle kalıcılığıdır. Bir ezan, bir Fatiha, annenin beyaz yaşmağı veya dinî bir neşide…
Şeairler içinde, edebiyatımıza veya çocukluk hatıralarımıza en fazla akseden unsurların Ramazan-ı Şeriflerdeki zamanlarımıza ait olduğunu; nefislerimizde yaşadığımız kadar, edebî eserlerden de okumuşuzdur. Mütemadi yaşadığımız hayatın, aniden farklı güzelliklerle değişmesi ve ortaya çıkan yeni sahneler bütün çocukları heyecanlandırır. Duyguların tüm boyutlarıyla külliyet kazandığı o zamanları, eğitimcilerimiz taş işlemeciliğine benzetiyorlar. İnsanların, ikinci çocukluklarının sonuna kadar unutamayacağı nakışlardır, bunlar…
Sessiz gecelerin, aile fertleriyle ışıltılı ve muhabbetli atmosferleri… Veya akşama yakın; bütün ailenin sofranın etrafında sevinç ve şevk ile ezanı beklemeleri... Sonra; evlerde veya medreselerde topluca kılınan teravihler, salât ü selamlar, tesbihat ve kıraatler… Teravih aralarındaki salât-ı ümmiyelerin Itrî’nin bestesiyle okunduğunda, oradaki iki-üç yaşındaki çocukların namazlardaki ebeveynlerine iştiraklerine şahit olmuşsunuzdur. Annelerin çocuklarına hayatları boyunca, unutamayacakları şeairlerin başında gelen Ramazan-ı Şeriflere gösterilecek ilgi ve bu kutlu misafire önceden yapılacak hazırlık, masumların ruhunda kalıcı tesirler icra edecektir.
Ramazanlardaki ezanın ve zamanın diğer unsurlarının; çocukları istikballerinde taşıyacakları değerli sosyalleşmeyi de unutmamamız gerekiyor. Dünyanın ezanlı beldelerinde büyümekte olan ümmetin çocuklarıyla, istikbalde paylaşacağı ulvî ortak değerlerin yavrularımızın istidat ve kabiliyetlerine katacakları maddî-manevî zenginlikleri, çoğu kez anneler farkında olmadan verirler…
Evler kadar, medreselerin şeairin ihyası veya ruhlardaki idameleri açısından önemli mekânlar olduğu tartışılmaz. Anneler-babalar, yavrularına ihtimamdan önce medreselerdeki merasimlere dikkat ederlerse, çocuklara daha coşkun, cazip ve kucaklayıcı gelecektir, Ramazan-ı Şerifler… Evlerdeki geleneğin medrese ile içiçeliği, terbiyede esas olan devamlılığa imkân verecektir. Çocuklardaki kimliğin oluşmasında devamlılık, mermer oymacılığındaki sebat kadar önemlidir. Çoğu insanda, pir-i fânî olduklarında dahi bu izlerle karşılaşabiliyorsunuz… İşte bu kalıcı izlerin kaynağında öncelikli olarak anneler ve annelerin kuvvet aldıkları medreseler vardır.
Tahassürle seslendirdiğimiz nostaljiyi yavrularımız yaşayamıyorlarsa, bize hüzün vermez mi? Zamanı, çevreyi ve teknolojiyi suçlayarak, Ramazan’ın güzelliğini günümüzün çocuklarına hissettirmeyen anneler, belki de yeniden düşünmelidirler, değil mi?
Sinsi hastalıklarca toplumumuzu kemiren ferdiyetçilik, dijital yoğunluk ve zamanımızın ihtiyaçlarının çokluğu gibi engellerin; medresenin yardımıyla, babaların terbiyedeki celâlli–kısmen–katkıları ve annelerin fedakârlıklarıyla aşılabileceğine inanıyoruz. Annelerin şefkatleri, şeairin sebatla ruhlara işlenişi noktasında, yetersiz kalabiliyor. Geçmişin bize bıraktığı geleneğin sessizliği, kelimelerin manasızlığı ve kaybolan şevksizliğin; annelerin şuurluca dokunuşlarıyla kaybolduğuna o kadar şahidiz ki…
Şeairin çocuklarımız için, kimliklerinin parçacıkları olduğunu da ekseriyetle unutuyoruz. İster mahallî olsun, isterse geniş dairede… Beşikten itibaren hayatlarına şeairleri işlenmiş milletlerin çocukları, milliyetlerini hareketlerinde ve konuşmalarında aksettirirler. Ve onlar, tek başlarına, bulundukları coğrafyalarda milletlerini temsil ederler.