"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Capcanlı bir yazı

Zeynep ÇAKIR
31 Aralık 2020, Perşembe
Kadının epey zamandır canı çok sıkkındı. Gerçi bu zamanda kimin canı sıkılmıyordu ki?

Dünyanın her türlü illetine düçar olmuş insanoğlunun son dönemde uğradığı bir salgın herkesi neredeyse eve, daha da kötüsü kendi iç dünyasına hapsetmişti.

Can sıkıntısı kelimesini eskiler hiç sevmez  ‘canım sıkılıyor’ diyeni ‘kalk bir iş yap bak bakalım sıkıntı falan kalıyor mu?’ diye azarlarlar hatta ayıplarlardı.

Zira fıtratı mütehheyic olan insanın rahatı say ve cidaldedir hakikati mucibince boş oturmak, avarelik, amaçsızlık, miskinlik, durgun suyun bozulması gibi insanın bütün enerjisini alıp götüren bir şeydi. Fakat bu sıkıntılı hal işsizlik ve boşluktan değil aslında diğerkâmlıktan ve belirsizlikten gelen bir halet-i ruhiye idi.

Hergün istatistik haline gelmiş olan can kayıplarını görürken, duyarken keyfe ma yeşa hayat sürmek zaten mümkün olmadığı gibi muvafık da düşmüyordu. Fakat sabır, şükür, tevekkül ve kanaat da vermişti Cenab-ı Hak. Can sıkıntısını can darlığını izale edecek o kadar müracaat, iltica kapıları vardı ki can kafeste olduğu müddetçe bunlara riayet etmekle ancak cana safa gelirdi. Candan canandan uzak düşmek, yol gözlemek gidememek en candan dostlarını görememek gibi olumsuzluklar silsilesi içinde yine de cana minnet dediği şeylerle teselli buluyordu insan.

Eski zaman değildi ki artık hepten tecrit olsun. Teknolojik imkânlar sanal da olsa her vesileyle görüşmeye fırsat veriyordu. Böyle düşününce bir cana geldi kadın, ‘haydi iş başına’ dedi önce radyoyu açtı, alaturka şarkılardan biri çalıyordu: “Canımın ta içisin sen/ nasıl severim bir bilsen.”

Zaten severdi, kendi de eşlik ederek lavabodaki bulaşıkları makineye dizdi. Ortalığı toparladı, camları açtı sildi süpürdü makinedeki çamaşırları astı. Yoruldu tabi, telefondaki arkadaşına ‘ayy iş yap yap canım çıktı’ diye söylendi. Eee ne demişler can çıkar huy çıkmazmış. Her işi yaparken hem en iyisini yapıp hem de yapamıyormuş gibi söylenmek, şikâyetlenmek, huysuzlanmak, mizacı haline gelmişti. Belki bu işlerin erbabı olmadığı için, belki de küçüklükten kalma bir yetersizlik. Beceriksizlik damgasının yansıması olarak bir türlü yaptığını beğenemez, haydi beğendi bu kez de yapamadığı işi söyler dururdu. Dünyanın hay huyu bitmez, canını üzmeye değmezdi bilirdi bunu da, ama üzülmekten ziyade ortada bozuk, düzensiz, eksik bir şey olunca canı rahat etmiyor ille de onu tamamlamak duygusuyla hareket ediyordu. 

Çünkü eski terbiye ve tedrisattan geçmişlerdi, onlar da canlarının rahatını hiç düşünmemişlerdi ki kendisi de öyle yapsın. Her devrin bir hayat tarzı, anlayışı var. Kadın eski disiplinli devirlerin terbiyesinden şimdiki rahatlık arayışı anlayışı arasında kalmaktan yorgun düşüyor, birinin ifrat diğerinin tefrit kendisinin ise arafta olduğunu gayet iyi biliyordu. 

Hazırlanıp dışarı çıkayım dedi kadın. Maskeli mesafeli olsa da canını dışarı atmak ihtiyacı ile acele hazırlandı. Artık zaten güzel giyinmek diye bir aktivite de çıkmıştı hayatından, ev oturmaları yoktu ki. Geçir üstüne bir manto tamam, güzel giyinmek bile insanlar ile beraber olunca güzeldi ve aslında tek başına bu bile insanı iyi hissettiren bir şeydi. Sessizce o da kaybolmuştu hayatımızdan ne garip şey dedi. Caddelerde sokaklarda biraz dolandı. Markete uğradı, ihtiyaçları aldı, çocuğunun ‘anne canım çekti gelirken bunu da alır mısın?’ dediği şeyi poşete atmayı da ihmal etmedi. 

Eve dönerken, arkadaki arabanın korna sesiyle irkildi can havliyle kendini kenara attı. Koronadan değil korna sesinden korkarak can teslim etti diye haberlere geçecektim az kalsın diye kendi kendine güldü. Tabi yine eskiler geldi aklına. Hele de yol ortasında kendi kendine gülene deli derler diye Allah’tan korona çıkmıştı da kimsenin kimseye diyecek bir şeyi kalmamıştı maskeden mesafeden kim anlayacak güldüğünü? 

Bak bu iyi bir şeydi de sokaklarda maskeli, yüz ifadeleri görünmeyen mimikleri belli olmayan, canlı cenaze gibi gezen insanlar haline gelmiş olmanın kötülüğünü tevil edilecek iyiye yorulacak bir yanı yoktu. Al işte bir kayıp daha, dedi içi yandı sanki canına bir ok saplandı. Zaten şehir hayatında insanlar birbirini tanımadan ömür tüketiyor derken şimdi tanıdıklarımızı bile dışarıda görsek seçemiyecek hale geldik. Vay canına sen neymişsin be korona, dedi yine kendi kendine. İnsanı dışarıda bile ancak kendi kendiyle konuşturan bir illetin yeni normalleriydi bunlar. Eskiden olsa sokakta, parkta, markette havadan sudan bir iki kelâm da olsa ille bir şeyler  bulur söylerdi. Hele dindar teyzelerin geçerken ‘selâmun aleyküm’ demelerine, can-ı gönülden mukabele eder ve bu adetin yerleşmiş olmasının memnuniyetini taşırdı. Şimdilerde alış verişin getirdiği zarurî bir kaç kelâmdan ibaret konuşmalarla eve dönüşün ne kadar tadı varsa o kadardı, ona düşen hisse de işte.

Eve yaklaşırken canhıraş bir sesle irkildi. Sesin sahibini tanıdı. Yan binadaki  komşusuydu. Çocuğuna bağırıyordu. “Ayy gitti canım şey, canın çıkmasın seni gidi çocuk” diye çocuğunu azarlıyordu. Çocukların da anaların da canı burnunda. Çocuklar  ne yapacaklarını şaşırmış halde iken o feryadın mübalâğasına da şaşırmadı doğrusu. Meğer oğlan annesine kızmış, cep telefonunu balkondan aşağıya atmış. “Üzülme komşum” dedi kadın, “Cana geleceğine mala gelsin, canınız sağolsun” diye teselli etmeye çalıştı. Zili çaldı anahtarla kapıyı açmayı o poşetler elindeyken hem sevmez hem üşenirdi. Kapı açıldı, eve girdi.

Biraz önce sıkılıp çıktığı evini çocuklarını görünce yeniden can bulmuş gibi oldu hamdolsun dedi karantinalar kapanan kapılar varsa da açılan kapıların ardında. Sevdiklerimiz, bizi bekleyen can yoldaşlarımız var diye haline şükretti. Neler aldın diye sordu kızı. Yiyecek bir şeyler ve senin istediğini de diye cevapladı. Sonra da ekledi: Şimdilerde immün sistemini güçlendirmek, bağışıklığı arttırmak gibi tabirlerin yerine eskiden can boğazdan gelir denirdi de çocuklara sağlıklı olan neyse onları hazırlayıp beslemeye özen gösterilirdi. Şimdi tabirler değişse de kıymetini bilmediğimiz, eskilerin yaptığını yapar halde buluyoruz kendimizi. 

Sonra yemeği hazırlamaya koyuldu. Mutfaktaki radyoyu açtı yine. Mevlânâ’ya ait olan bir tabiri aktarıyordu sunucu: Dün dünde kaldı cancağızım/ Bugün yeni bir şeyler söylemek lâzım.”

Kadın ise bunu “Yeni normal olan dünde kalsın. Ben eski olanına yeni diyeceğim söz, Mevlânâ Hazretleri” dedi. Ama bu kez kendi kendine değil, yüksek sesle. Ev halkı da onun isteğine “Evet canla başla biz de böyle istiyoruz” diye mukabele etti. Sonra bir şarkı yayıldı radyodan ortama: Unutmaki dünya fani /Veren Allah alır canı / Ben nasıl unuturum seni /Can bedenden çıkmayınca...

Hüzünler sevinçler iç içeydi işte. Ne yapsak hepsini bir arada yaşayacaktık. O ki fani mührü vardı her şeyin üstünde... “Haydi canlarım sofra hazır” diye seslendi, yiyelim de canımız yerine gelsin... Bütün canlıların rızkını veren Rezzak-ı Hâkimin matbahından gelen nimetlerden o akşamlık paylarına düşeni şükürle afiyetle yedi 4 can yemeğini...

Okunma Sayısı: 2733
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Zeliha Özpamukcu

    31.12.2020 21:02:35

    Çok hakikati gizli hayatın içinden oldukça sade ama çok anlamlı bir yazı olmuş. Doğru ifade edilmesi, içinde bulunduğumuz durumu doğru yaşamamız için ne kadar önemli imiş. Allah razı olsun. Her gün yazıları bir hâl

  • Rıdvan Ercan

    31.12.2020 00:18:58

    Tebrikler Zeynep kardeşim, eline sağlık. Rıdvan Ercan

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı