"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Şeytanın desiseleri ve korunma yolları

Abdülbakî ÇİMİÇ
14 Ocak 2019, Pazartesi
Şeytan, evvelâ şüpheyi kalbe atar. Şübheler zihinlerde iz bırakıyor. Nefis ve şeytan o izlerden istifade ederler.

Şeytan şu nevi vesvesenin madenini çok işlettirir. Bu tür şüphe ve vesveselerle fırsat bulur, tuzaklarını kurar ve hedefine ulaşmaya çalışır. Pis şeyleri insanın önüne serpiyor, sürüyor. Vesveseli adama “Eyvah!” dedirtir. “Kalbim ne kadar bozulmuş. Bu sefillik, bu hisset-i nefs (nefsin alçaklığı), beni matrud (horlanan) eder.”1 Şeytan onun şu damarından çok istifade eder. Bu durumda şeytanın kalbe verdiği şüphelere hasr-ı nazar etmemek lâzımdır. Burada hatar ise hasr-ı nazar, zann-ı zarardır. Şeytanın bu tuzaklarına düşmemek için On Üçüncü Lem’a olan “Hikmetü’l-İstiaze (Allah’a sığınmanın sebepleri ve faydaları)” namıyla maruf, gayet kıymettar ve kuvvetli ve hakikatlı risaleyi dikkatle okumak ve mütâlâa edip hayata tatbik etmek gerekir.

Şeytanın en tehlikeli desisesinden birisi şudur ki: “Bazı hassas ve sâfi-kalb insanlara, tahayyül-ü küfrîyi (küfrü hayal etmeyi) tasdik-i küfürle (küfrü tasdik etmekle) iltibas ettiriyor (karıştırıyor). Tasavvur-u dalâleti (dinsizliği düşünme, aklından geçirmeyi), dalâletin (sapıklığın) tasdiki suretinde gösteriyor. Ve mukaddes zatlar ve münezzeh şeyler hakkında gayet çirkin hatıraları hayaline gösteriyor. Ve imkân-ı zâtîyi (bir şeyin, aslında mümkün, akla uygun olmasını) imkân-ı aklî (aklen mümkün olma) şeklinde gösterip, imandaki yakînine münâfi bir şek (şüphe) tarzını veriyor. Ve o vakit o biçare hassas adam, kendini dalâlet ve küfür içine düştüğünü tevehhüm edip imandaki yakîninin zâil olduğunu zanneder, ye’se düşer, o yeisle (ümitsizlikle) şeytana maskara olur. Şeytan hem ye’sini, hem o zayıf damarını, hem o iltibasını (karıştırmasını) çok işlettirir; ya divane olur, yahut ‘Her-çi bâd-âbâd’ (Her ne olursa olsun.) der, dalâlete gider.” 2 Halbuki “Vesvesenin zararı, tevehhüm-ü zarardır. Yani, onu zararlı tevehhüm etmekle, kalben mutazarrır olmaktır. Çünkü hükümsüz bir tahayyülü (hayali) hakikat tevehhüm eder. Hem şeytanın işini kendi kalbine mal eder; onun sözünü ondan zanneder. Zarar anlar, zarara düşer. Zaten şeytanın da istediği odur.” 3

Bu vaziyette endişeye gerek yoktur. Bediüzzaman bu tür vesveseye düşen insana şöyle der: “Bak, ey biçare vesveseli adam! Telâş etme. Çünkü senin hatırına gelen şetim (kötü söz söyleme, yerme) değil, belki tahayyüldür. Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi; tahayyül-ü şetm dahi şetm değildir. Zira, mantıkça, tahayyül, hüküm değildir. Şetm (küfür etme) ise hükümdür. Hem bununla beraber, o çirkin sözler, senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin, ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor.” 4 Öyleyse endişe etmeye gerek yoktur. Şeytana bu vesvesede fırsat vermemek lâzımdır.

Şeytanın en büyük bir diğer desisesi de; “Hakaik-i imaniyenin azameti cihetinde dar kalbli ve kısa akıllı ve kàsır fikirli insanları aldatır, der ki: “Birtek zat, umum zerrat ve seyyarat ve nücumu ve sair mevcudatı bütün ahvâliyle tedbir-i rububiyetinde çeviriyor, idare ediyor deniliyor. Böyle hadsiz acip, büyük meseleye nasıl inanılabilir? Nasıl kalbe yerleşir? Nasıl fikir kabul edebilir?” der. Acz-i insanî noktasında bir hiss-i inkârî (inkâr hissi) uyandırıyor.”

Şeytanın bu desisesini susturan sır “Allahu ekber”dir. Ve cevab-ı hakikîsi de “Allahu ekber”dir. Evet, “Allahu ekber”in ziyade kesretle şeâir-i İslâmiyede tekrarı, bu desiseyi mahvetmek içindir. 

Çünkü, insanın âciz kuvveti ve zayıf kudreti ve dar fikri, böyle hadsiz büyük hakikatleri “Allahu ekber” nuruyla görüp tasdik ediyor ve “Allahu ekber” kuvvetiyle o hakikatleri taşıyor ve “Allahu ekber” dairesinde yerleştiriyor ve vesveseye düşen kalbine diyor ki: Bu kâinatın gayet muntazamca tedbir ve tedvîri bilmüşahede görünüyor.” 5 Çünkü Allah en büyüktür ve O’na zor ve güç hiçbir şey yoktur. Bu cihetle ”Kudret-i Ezeliye, Zât-ı Akdes-i İlâhiyenin lâzime-i zaruriye-i zâtiyesidir. Yani, bizzarure Zâtın lâzımesidir; hiçbir cihet-i infikâki (ayrılma, çözülme yönü) olamaz. Öyle ise, kudretin zıddı olan acz, o kudreti istilzam eden (gerekli kılan) Zâta bilbedâhe ârız olamaz. Çünkü, o halde cem-i zıddeyn (iki zıddın bir araya getirilmesi) lâzım gelir. Madem acz, Zâta ârız olamaz. Bilbedâhe, o Zâtın lâzımı olan kudrete tahallül (hulül) edemez. Madem acz, kudretin içine giremez. Bilbedâhe, o kudret-i zâtiyede merâtip (mertebe) olamaz.”6 Vesselâm!

İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir diğer desise-i şeytaniye de şudur ki: Bir mü’minin birtek seyyiesiyle bütün hasenâtını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, o mü’mine adâvet (düşmanlık) ederler.

Şeytanın bu desisesine karşı şöyle düşünmek lâzım: “Cenâb-ı Hak, haşirde adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a’mâl-i mükellefini (dinin emirlerini yerine getirmekle yükümlü olanların amellerini) tarttığı zaman, hasenâtı (sevapları) seyyiâta (günahlara) galibiyeti-mağlûbiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiâtın esbabı çok ve vücutları kolay olduğundan, bazan birtek hasene ile çok seyyiâtını örter. Demek, bu Dünya’da o adalet-i İlâhiye noktasında muamele gerektir. 

Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemiyeten veya keyfiyeten ziyade (fazla) gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki, kıymettar birtek hasene ile, çok seyyiâtına nazar-ı afla bakmak lâzımdır.” 7

Şeytanın diğer bir desisesi: “İnsanın selâmet-i fikrini (fikirdeki doğruluğunu, doğru düşüncesini) ifsad ediyor, hakaik-i imaniyeye karşı sıhhat-ı muhakemeyi (sağlıklı akıl yürütme, hüküm vermeyi) bozuyor ve istikamet-i fikriyeyi (istikametli düşünceyi) ihlâl ediyor. 

Şöyle ki: Bir hakikat-i imaniyeye dair yüzer delâil-i ispatiyenin (ispat edici delillerin) hükmünü, nefyine (inkârına) delâlet (delillik) eden bir emâre ile kırmak ister.

Halbuki, kaide-i mukarreredir ki, (kesinleşmiş, üzerinde karar kılınmış, yerleşmiş kuraldır ki) “Bir ispat edici, çok nefyedicilere (inkârcılara) tereccuh ediyor (üstün geliyor).” Bir dâvâya müsbit (ispat edici) bir şahidin hükmü, yüz nâfîlere (inkârcılara) râcih (üstün) olur.

Bu hakikate bu temsil ile bak. Şöyle ki: Bir saray, yüzer kapalı kapıları var. Birtek kapı açılmasıyla o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez. İşte, hakaik-i imaniye o saraydır. Herbir delil, bir anahtardır; ispat ediyor, kapıyı açıyor. Birtek kapının kapalı kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez. 

Şeytan ise, bazı esbaba (sebeplere) binaen, ya gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; ispat edici bütün delilleri nazardan iskat ediyor (düşürüyor). “İşte bu saraya girilmez. Belki saray değildir, içinde birşey yoktur” der, kandırır. 8

İşte, ey şeytanın desiselerine müptelâ olan biçare insan! Hayat-ı diniye, hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyenin selâmetini dilersen ve sıhhat-i fikir ve istikamet-i nazar ve selâmet-i kalb istersen, muhkemât-ı Kur’âniyenin mizanlarıyla ve Sünnet-i Seniyyenin terazileriyle a’mâl ve hâtırâtını tart. 

Ve Kur’ân’ı ve Sünnet-i Seniyyeyi daima rehber yap. Ve “Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım.” de, Cenâb-ı Hakk’a ilticada bulun.” 9

Dipnotlar:

1- Sözler. 435. 2- Lem’alar, s. 216. 3- Sözler. 4- Sözler. 5- Lem’alar, s. 238. 6- Sözler, s. 857. 7- Lem’alar, s. 240. 8- Lem’alar, s. 241. 9- Lem’alar, s. 241.

Okunma Sayısı: 1679
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı