Yiyip içtiklerimizin hem maddî hem de manevî gelişimimize katkısı büyüktür.
Beslenmek için tükettiğimiz gıda ve suyun, aldığımız nefes ve havanın vücudumuzun gelişimi ve büyümesi için gerekli olduğu gibi, kişinin manevî hayatına da etki ettiği bilinen bir gerçektir. Ne yediğimiz; zihinsel berraklığımızı ve iç huzurumuzu doğrudan etkiler. Bilim, "bağırsak-beyin ekseni" aracılığıyla sindirim sistemi ile merkezî sinir sisteminin sürekli iletişim halinde olduğunu söyler. Yani midemize giren bir besin; sadece midemizi değil; beynimizi, düşünce biçimimizi, sabrımızı ve dolayısıyla manevî huzurumuzun temelini şekillendirir. Sağlıklı, temiz ve helâl beslenmek hem bedeni temiz tutar hem de zihni ve ruhu sakinleştirir.
Helâl kazançla yaşamak, hem tüm insanların hem de özelde müslümanların en önemli önceliklerinden biri olmalıdır. Çünkü ayet-i kerîmelerde ve hadis-i şeriflerde helâl kazanca büyük bir rağbet ve teşvik vardır. Örneğin Bakara Suresi 168. ayette yer alan, "Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan maddelerin helâl ve temiz olanlarından yiyin..." emri bütün insanlığa hitap ederken; Bakara Suresi 172. ayetteki, "Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin ve Allah’a şükredin; eğer O’na kulluk ediyorsanız." uyarısı ise doğrudan Müslümanlaradır.
Helâl yoldan kazanmak, bu kazançla beslenmek ve ailesini helâl rızıkla geçindirmek bir insanın hayatındaki en kritik eşiktir. Eğer günlük yaşantımızda doğruluk, adalet ve dürüstlük gibi temel değerlerden uzaklaşıyor, manevî dünyamızda daralmalar ve sıkıntılar yaşıyorsak; bunun temel sebebini ararken dönüp sadece yiyip içtiklerimizi değil, daha da önemlisi bunları elde ediş biçimimizi sorgulamamız gerekir.
Büyük İslâm âlimleri ve maneviyat önderleri, hayatları boyunca haram ve şüpheli lokmadan kaçınma konusunda ümmete rehber olmuşlardır. Örneğin Bediüzzaman Said Nursî, çocukluğunda ailesinin haram lokmadan nasıl sakındığını şu çarpıcı örnekle anlatır: Babası Sofi Mirza, inekleri otlatmaya götürürken komşuların tarlalarındaki ekinlerden yemesinler diye hayvanların ağzını bağlardı. Abdülkâdir Geylânî (rh) ise henüz çocuk yaşta ilim yolculuğuna çıkarken annesine asla yalan söylemeyeceğine ve doğruluktan ayrılmayacağına dair söz vermiş, hayatı boyunca da haramdan şiddetle kaçınmıştır. Benzer şekilde fıkıh ve züht deryası İmam-ı A’zam Ebu Hanife, kendisine kalan mirasta şüpheli bir durum hissettiğinde, kul hakkına girmemek adına tüm payından vazgeçecek kadar haramdan uzak durmuştur. Kalp temizliğine ve manevî feyze büyük önem veren İmam-ı Rabbanî (rh) de haram veya şüpheli lokmanın insanın maneviyatını kararttığını vurgulamıştır. Kendisine hediye veya ikram edilen yiyeceklerin bile kaynağını sorgulamış, helâlliğinden emin olmadığı hiçbir şeyi midesine koymamıştır.
“Kim helâl lokma yer ve Sünnet çerçevesinde amel eder, insanlar da onun kötülüklerinden emin olurlarsa o kişi cennete girer. (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 60) Helâl lokma sadece midede biten biyolojik bir olay değil; kulun ibadet hayatını ve Sünnete bağlılığını şekillendiren, sosyal ilişkilerini inşa eden manevî bir temeldir. Hadis bize açıkça gösteriyor ki; girişi helâl lokma olan bir hayatın çıkışı Cennettir.