"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

İnsandaki duygular

Ahmet ÖZDEMİR
16 Ekim 2021, Cumartesi
İnsan sadece maddeden ibaret değildir. İnsanın moral yönü ve manevî yapısı ise harikadır. Bediüzzaman’ın bu konudaki tesbitleri de dikkate değer: “Nasıl ki mide bir rızık ister; öyle de, kalb ve ruh ve akıl ve göz ve kulak ve ağız gibi insanın lâtifeleri ve duyguları dahi Rezzâk-ı Rahîmden rızıklarını isterler ve müteşekkirâne alırlar.” (Şuâlar, s. 277)

İnsanda inanma duygusu yaratılıştan mevcuttur. Hayat iman ile istikamet bulur. İnsan şerefli bir varlık olduğu için, daima hakkı ve hakikati aramaktadır. İnsandaki bütün duyguları hayatı boyunca arayış içindedirler. Bu duygunun özünde iman cevheri vardır. İnsanın yaratılış amacı Kur’ân’da “Allah’ı tanımak ve ibadet etmek” olarak özetlenmektedir. Söz konusu âyetten hareketle Bediüzzaman şunlara işaret etmektedir:

“İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi Hâlık-ı Kâinatı tanımak ve O’na iman edip ibadet etmektir. Ve o insanın vazife-i fıtratı ve fariza-i zimmeti, mârifetullah ve iman-ı billâhtır ve iz’an ve yakîn ile vücudunu ve vahdetini tasdik etmektir.” (Şuâlar, s. 166)

 İnsanın, genellikle bir dine bağlılık ihtiyacını yaratılıştan getirdiği kabul edilir. İnsanlığın dinsiz yaşayamayacağı şeklindeki hüküm, bu esastan çıkarılmıştır. 

Bediüzzaman insanlığın “medeniyet fenlerinin” ikazlarıyla uyandığını, intibaha geldiğini ve mahiyetini anladığına işaret ederek, “Elbette ve elbette dinsiz, başıboş yaşamazlar. Ve olamazlar. En dinsizi de dine iltica etmeye mecburdur” der. Gerekçelerini de şöyle sıralar: “Acz-i beşerî ile beraber hadsiz musîbetler ve onu inciten hâricî ve dâhilî düşmanlara karşı istinat noktası ve fakrıyla beraber hadsiz ihtiyâcâta müptelâ ve ebede kadar uzanAmış arzularına medet ve yardım edecek istimdad noktası, yalnız ve yalnız Sâni-i Âlemi tanımak ve iman etmek ve âhirete inanmak ve tasdik etmekten başka, uyanmış beşerin çaresi yok...” 

Hak dinden uzaklaşan fert ve toplumların içine düştüğü durumlara bakılırsa bu gerçekler daha yakından görülür. İnsanlığın başında maddî ve mânevî kıyametlerin koptuğunu ve hayvanların en bedbahtı ve en perişanı oldukları anlaşılıyor. Şu andaki İslâm dünyasının içine düştüğü feci durum bu gerçeği yansıtmaktadır.

Kısaca, “Beşer bu asırda harplerin ve fenlerin ve dehşetli hadiselerin ikazatıyla uyanmış ve insaniyetin cevherini ve câmi istidadını hissetmiş. Ve insan, acip cemiyetli istidadıyla yalnız bu kısacık, dağdağalı dünya hayatı için yaratılmamış. Belki ebede meb’ustur ki, ebede uzanan arzular mahiyetinde var. 

Ve bu dar, fâni dünya, insanın nihayetsiz emel ve arzularına kâfi gelmediğini herkes bir derece hissetmeye başlamış.” (Eski Said Dönemi Eserleri, s. 328-329)

İnsanlığın sonsuz âcizliği ile birlikte sınırsız musîbetlere ve düşmanlarına karşı dayanak noktası; fakirliğiyle birlikte sınırsız ihtiyaçlarla karşı karşıya olan ve sonsuz isteklerine yardım edecek imdat noktası, yalnızca  Allah’ı tanıyıp iman etmek ve ahireti tasdik etmekten başka çaresi yoktur. Yani insan sadece bu kısacık, fırtınalı dünya hayatı için yaratılmamıştır. Belki ebede uzanmış istekleri, ebedî yaşamayı gerektirmektedir.

Dinin ve bir iman sorumluluğunun gereğine inanan insan, ancak şu ölçünün ışığında tek bir Allah inancına sahip olmak zorundadır: “Kur’ân’ın desâtirindendir (düsturlarındandır) ki, Cenâb-ı Hakk’ın mâsivâsından (yaratıklarından) hiçbir şeyi, ona taabbüd (ibadet) edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem, sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlûkat mâbûdiyetten uzaklık noktasında müsâvi oldukları gibi, mahlûkiyet nisbetinde de birdirler.” (Lem’alar, s. 289)

Böylece kendi kendine ulûhiyet dâvâsında bulunan Firavunlar, Nemrudlar, Budalar vb. yaratıklardan hiçbir şey tapılmaya lâyık olmadığı gibi, her şeyin Allah’ın yaratığı olmak bakımından birbirine karşı üstünlük hakları da yoktur. Bu sebeple insanın mutlak bir Allah inancına bağlı olması zorunluluğu vardır. Dinler gönderilmeseydi insanlık insan olmak kabiliyet ve yeteneğini taşımasına rağmen hayvanlık derecesinde kalacaktı. İnsanın kendi bünyesinde maddî ve manevî gelişmesi için din mutlaka gereklidir. Dolayısıyla aynı ihtiyaç, tabiatıyla cemiyetler ve milletler için de zorunludur.

 İslâm’da iman ile akıl birbirini inkâr etmeyen değerlerdir. İman akıldan, akıl da imandan ayrı düşünülemez. Çünkü iman aklın kullanılmasıyla yapılan bir tercihtir ve Allah’ın bir teklifidir. Aklın imanı kabul edip etmemesi onun tercihine bağlıdır. Fakat insan, iman veya inkâr şeklinde yaptığı tercihin sorumluluğuna ve sonuçlarına da katlanmak zorundadır.

İmanı akıl ile kıyaslayarak tercih konusu yapmanın imkânı yoktur. Çünkü Said Nursî’nin belirttiği gibi İslâm’ın hiçbir meselesi yoktur ki, akla aykırı olsun. Yine ona göre, “akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette bürhan-ı aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur’ân hükmedecek.”tir. (Eski Said Dönemi Eserleri, s. 330) Yani, İslâm’ın akılla açıklanamayacak ve akla ters düşecek bir meselesi bulunmadığı açıkça anlaşılmaktadır.

Okunma Sayısı: 1632
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı