Bediüzzaman'ın "ahiret pazarı"1 diye tesmiye ettiği, üç aylar dediğimiz, içerisinde Regaib, Miraç, Berat kandillerinin bulunduğu Hicrî, Recep, Şaban, Ramazan ayları, inancımızda mübarek kabul edilir.
Peygamberimiz (asm), bu ayların faziletinden bahsederek "Yarabbi, Recep ve Şaban'ı bizler için mübarek kıl ve bizi Ramazan'a eriştir"2 diye dua ederdi. Bediüzzaman da eserlerinde “Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise Recep’i Şerif’te yüz, Şaban-ı muazzamda üç yüzden ziyade Ramazan-ı mübarekte bine çıkar. Cuma gecelerinde binlere, Leyle-i Kadir’de otuzbine çıkar. Üç ayda seksen sene ömrü ehl-i imana temin eder şuhur-i selase”3 der.
Halk arasında hürmet edilir, kıymet biçilir bu özel günlere. Hepimizin hatıratında güzel anı olarak yer alır. Çocukluğumda üç ayların gelişiyle komşular evimizde toplanır "üç aylar tesbihi" başlanırdı. Evimiz, mahallemiz manevî havaya bürünürdü. Öyle ki çocuk halimle bu güzelliği masum kalbimle hissederdim. Herkes, kaç oruç tutabildiğinden bahseder, teşvik eder, birbirlerine hüsn-ü misal olurlardı. Yıl boyunca dünyevileşen, pörsüyen ruhumuz Recep ayı ile yavaştan kendine gelir, Regaib ve Miraç kandili ile kulluğun neşvesi yaşanırdı. Ardından Şaban ayı ile müşerref olunur, yavaştan Ramazan havası mü'minlerin ruhlarına sirayet ederdi. Oruca alışılmış, ibadetler hız kazanmış, hayırda adeta yarışılırdı. Berat kandili ile de ubudiyetleri taçlanırdı. Şaban ayının sonlarına doğru tatlı bir telaş başlar, evler temizlenir, komşular bir araya gelir, yufkalar açılır, makarnalar kesilir ve hazırlıklar tamamlanırdı. Derken onbir ayın sultanı Ramazan-ı şerif rahmetiyle dünyamıza teşrif eylerdi. Anlatmaktan kelimeler kifayetsiz kalır..
Sokaklar Kur’ân sedasıyla çınlar, Kur’ân membaından sırılsıklam olur, kulakların pası silinir, kalpler yumuşar, gözler Kur’ân’la şifalanır, gönüller Kelamullah ile coşar, sanki Mescid-i Nebevî'de, Habibullah'ın mübarek dizi dibinde mukabele yapıyor hissiyatına bürünülürdü.
Komşuluk yakın akrabaymış gibi yaşanırdı. Sahurda ışığınız yanmadıysa, komşular öyle bırakmaz, kapınızı tıklatır, seslenir, uyandırırlardı. Çocuğun hayal dünyasında büyük bir zenginlikti yaşadığı ortam.
Gece karanlığında sizi düşünen komşunuzla karşılaşmalar, o uykulu hal ile mahmur konuşmalar. Tatlı hatıraydı her biri.
Sonrasında iftara yakın tarhana kokuları mahalleyi sarar, her çocuk kapı önünde minarenin ışıklarının yanmasını bekler, ezanla birlikte, iftar duasıyla oruçlar açılır, teravihler ile camiler coşardı. Kadir gecesi tesbih namazına gidilir, sakal-ı şerif ziyaret edilirdi. Çocuğun zihninde yaşadığı her kare, çok anlamlı, masalsı güzellikteydi. Heyecan dorukta bayramın geleceği gün iple çekilirdi. Arefe günü ortalığı hamur kokusu sarar, herkes pişi yapar, kapı kapı dağıtılırdı. Evlerden oklava sesleri duyulur, baklavalar hazırlanır, tencereler, tavalar parlatılır, bayrama hazırlanılırdı. Akşam olunca ellerimize kınalar yakılır, heyecanla uykuya dalınırdı. Rüyalardaki kâbusumuz ellerimiz kına tutmamış olmasıydı. Sabah ezanıyla annemiz şefkatle ellerimizi açar, kınalar elimizden sıyrılır ve hafifçe zeytin yağı sürülürdü. Bayram günü çocuklar ellerini birbirine gösterir ne kadar kırmızıysa o kadar güzel olmuş sayılırdı.
Babalarımızın bayram namazı dönüşüyle bayram sofrası kurulur, bayram başlamış olurdu.
Recep ayı ile başlayan yolculuk bayram ile mükerrem olurdu. İnançla geleneğin mündemic hali ile bereketlenmiştir bu topraklar. Gelecek nesillere bu güzelliklerin taşınması dileğiyle..
Dipnotlar:
1- Şualar, s. 425/614.
2- Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsaf, IV, 189.
3- Şualar, On Dördüncü Şua.