Günümüzde özel ve kamu hukuklarından bahsedilir.
Bediüzzaman da bu tasnifi kabul etmekle birlikte kamu hukukunu “hukukullah” sayar. Şer’î meselelerden bir kısmının şahıslara, bir kısmının da umuma taalluk ettiğini benimser. Herkesi ilgilendiren meseleleri “şeair-i İslâmiye” olarak ifade eder. Umumun rızası olmazsa, onlara ilişmek, umumun hukukuna tecavüz kabul edilir. O şeairin en küçüğü (sünnet kabilinden bir meselesi) en büyük bir mesele hükmünde önemlidir. Doğrudan doğruya tüm İslâm âlemini ilgilendirdiği gibi, Asr-ı Saadet’ten şimdiye kadar bütün İslâm büyüklerinin bağlandığı o nuranî zincirleri koparmaktır. Bunları yapanlar ve yardım edenler dehşetli bir hataya düşüyorlar.
Said Nursî, şeair meselelerini iki gruba ayırır:
Taabbüdî: Bu tür meseleler aklın muhakemesine bağlı değildir, Allah emr ettiği için yapılır. Uymak zorunluluğu vardır. Allah’a kul olmanın şartıdır. İlleti, emirdir: Beş vakit namaz, zekât ve oruç gibi.
Mâkulü’l-mana: Bir hikmet ve bir maslahatı var ki, o hükmün teşriine tercih edici olmuştur. Emredilmesinde faydalar veya yasaklanmasında zararlar olabilir. Faydalarını elde etmek, zararlarından korunmak için yapılmaz. Çünkü hakikî illet, Allah tarafından emredilmesi veya yasaklanmasıdır.
Hikmet ve maslahat şeairin taabbüdî kısmını değiştiremez. Taabbüdîlik yönü tercih edilir; ona ilişilmez. Yüz bin maslahat ve fayda gelse onu değiştiremez. Öyle de, “Şeairin faydası yalnız malûm maslahatlardır” denilmez ve öyle bilmek hatadır. Belki o maslahatlar ise, çok hikmetlerinden bir faydası olabilir: Ezan örneğinde olduğu gibi.
Bir memleketin İslâm memleketi olduğunu gösteren veya bir yerde Müslüman bir topluluğun varlığını bildiren ilk ve en önemli sembol, ezandır. Yeryüzü yüzyıllardır her gün, her vakit dünyanın çeşitli köşelerinden yükselen ezan sesleriyle, Allah’ın birliği ve Resulullah’ın hak peygamber olduğu kâinata ilan edilmektedir. Ezan nasıl İslâm’ın alâmeti ise, ezandan rahatsızlık duymak da şeytanın alametidir. Peygamber Efendimiz (asm) bir hadis-i şeriflerinde, şeytanın ezan okunduğunda ezan sesini duymamak için arkasını dönüp kaçtığını buyurmuşlardır.
Günümüzde en çok tartışılan şeairin başında ezan gelmektedir. Bilindiği gibi ülkemizde yıllarca ezanın Türkçe tercümesi zorla okutulmuştur. Türkçesini okumayanlar cezalandırılmıştır.
“Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır. Şu hâlde bir tüfek atmak kâfidir” diyenlere Bediüzzaman şu sözleriyle karşılık vermektedir: “Hâlbuki o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezâniye içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi o maslahatı verse, acaba nev-i beşer namına yahut o şehir ahâlisi namına, hilkat-i kâinatın netice-i uzmâsı ve nev-i beşerin netice-i hilkati olan ilân-ı tevhid ve rububiyet-i İlâhiyeye karşı izhar-ı ubudiyete vasıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?”
Said Nursî, Şeair-i İslâmiye konusunda güzel bir tespit yapar: “Cehennem lüzumsuz değil. Çok işler var ki, bütün kuvvetiyle ‘Yaşasın Cehennem’ der. Cennet dahi ucuz değildir; mühim fiyat ister.” 1
Bediüzzaman şeaire çok önem verir ve şöyle der: “Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimi, İslâmiyet alâmetleri olan ve şeaire de taallûk eden sünnetlerdir. Şeair, adeta hukuk-u umumiye nev’inden, cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyla o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes’ul olur. Bu nevi şeaire riyâ giremez ve ilân edilir. Nafile nev’inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.”2
Dipnotlar:
1- Mektubat, s. 674.
2- Lem’alar, s. 58.