“Böyle başlık mı olur” demeyiniz. Okuyunca anlayacaksınız. Kabul ya da red size kalmış.
“Gençleri imana davet kapısı” başlıklı son yazımızda, gençlerin “şeriat”tan ürkütülmesinin dindarlıklarını etkilediğini ve imanlarını zayıflattığını anlattık. Çare için de şeriatı tasniflerle anlamalarına yönelik bazı teklifler yaptık.
Bugün “şeriat düşmanı, ama din dostu” olanlardan ya da görünenlerden bahsedelim.
Burada bir zıtlık olduğu açık. Aynı kalpte aynı zamanda zıtlar bir arada olamayacağına göre tabir ve tevil lâzım.
Bunların bir kısmı elbette münafıkâne hareket ediyor olabilir. Yani bazılarının din dostu görünmeleri aslında sahtedir.
Ve bunların çaresi belli: Küçültülmüş hizmetkâr devlet ve tam demokrasi.
Zira demokrasi şeffaflığı sağlar, ihlası arttırır, münafıklığı bitirir.
Buna karşılık dine dostluğu hatta Müslümanlığı samimi olmasına rağmen şeriata düşman olanların bu düşmanlıklarının tevile ihtiyacı var ve bu tevil “hayra yormak” şeklinde olmalı.
Zira aslolan küfür değil imandır, asıl maksat cehenneme adam yuvarlamak değil, Cennete adam yetiştirmektir.
Şeriat aslında “dinin tamamı” demek iken, zamanla anlamı değişmiş ve “dinin devlet ve hukukla ilgili boyutu” anlamına gelmeye başlamış.
Dolayısıyla dinin iman ve ahlâk boyutunda fazlaca bir derdi ya da şüphesi olmamasına rağmen; bilhassa el kesme, kölelik, çok eşlilik … gibi, kalplerde flaş patlatmaya ve iman nurunu köreltmeye uygun bazı konular öne çıkarılınca, bilgisiz insanlar “ben bunlara karşıyım” diyor.
Ama asıl mesele devleti yönetenlerin icraatlarının dine mal edilmesi ve bilhassa dindar görünen yöneticilere muhalefet etmenin “şeriata düşmanlık” olarak tezahür etmesi.
Bu tür çelişkili tutumlar ve neticeler tarihte de olmuş.
Meselâ dört halife döneminde ve sonrasında yaşanan bazı içtimaî hadiseler ve sosyal değişimler bir kısım insanların “dine dost ve fakat şeriata düşman” gibi görünmesine sebep olmuş.
Bediüzzaman o dönem için şunları söylüyor:
“… pek çok muhtelif milletlerin İslâmiyet’e girmeleriyle, birbirine zıd ve muhâlif çok cereyânlar ve efkâr karıştı. Bâhusus, bazıların gurûr-u millîleri Hazret-i Ömer’in (ra) darbeleriyle dehşetli yaralandığından, seciyeten intikama fırsat beklerlerdi. Çünkü onların hem eski dini ibtâl edilmiş. Hem medâr-ı şerefi olan eski hükûmeti ve saltanatı tahrîb edilmiş. İntikamını bilerek veya bilmeyerek hâkimiyet-i İslâmiyeden almaya hissen taraftar bir suret almış.”
Yani fetihler sonucu Müslüman olan bazı kavimlerin fertleri Müslüman olmuş, ama tam da olamamış. İslam’a girmiş, ama İslamiyet’in toplumsal hakimiyet boyutuna (hükümranlık, hükümet etme, devlet olma biçimine) düşman!
Aynen “dine dost, şeriata düşman” gibi!
Çare nedir?
Dindarların hâkimiyetini (devletini) yasaklayacak ya da reddedecek değiliz.
Ama dinin vicdan, adalet ve liyakat unsurunu öne çıkaran ve hedefleyen bir İslâm devleti, düşmanlarını ve hasımlarını en aza indirmek konusunda en başarılı devlettir.
Zira asıl fetih ülkelerin fethi değil, kalplerin fethidir.
Bediüzzaman’ın, cumhurreis halifelerden biri olarak tarif ettiği adil melik Ömer Bin Abdülaziz’i tanımak lâzım.
TDV İslâm Ansiklopedisine, göre kendisi halife seçildikten sonra, ilk icraat olarak, fethe çıkmış olan bazı İslâm ordularını geri çağırmış ve oraların meliklerine tebliğ ve davet mektubu ve elçi göndermiş. Muvaffak da olmuş.
Onun bu icraatı, bu bağlamda da üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.