Türkiye “Batı” veya “Avrupa” ülkesi midir? Kültürel, coğrafî, felsefî açıdan bu konu üzerine sonsuz tartışmalar yapılabilir.
Ancak “Batı” ve “Avrupa” derken neyi kast ettiğimizi, yani sınıflandırmanın ölçütlerini belirlersek tartışmamız daha verimli hale gelebilir. Belirlediğimiz ölçütler de elbette bu tartışmaya dahil edilebilecektir.
Bize göre bugün “Batı” veya “Avrupa”yı tanımlayan en belirleyici unsur ekonomik ve kurumsal bütünleşmedir. Bugün “Batı” serbest piyasa ekonomisi, küresel finans sistemine entegrasyon ve ortak ekonomik kurumlar etrafında şekillenen bir ekonomik-kurumsal ağdır. Türkiye de gümrük birliği, finansal entegrasyon ve uluslararası ekonomik kurumlarla kurduğu yoğun ilişki sayesinde bu ekonomik mimarinin önemli bir parçasıdır. Örneğin, Türkiye AB’nin en büyük 5. ekonomik ortağıdır. AB ile ticaret hacmi son 5 yılda yüzde 59 artmıştır.
Türkiye enerji alanında da Avrupa için kritik bir konuma sahiptir. Hazar, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz enerji kaynaklarını Avrupa pazarına bağlayan bir enerji koridoru ve transit ülke konumundadır. Son aylarda da ABD ile enerji ticareti LNG açısından hızla artmıştır.
“Batı” veya “Avrupa”yı tanımlayan bir diğer temel ölçüt ise savunma ve güvenlik mimarisidir. NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip olan Türkiye, ittifakın en operasyonel orduları arasında yer almakta, aynı zamanda ABD’nin uzun yıllardır en istikrarlı savunma müşterilerinden biri olmaya devam etmektedir. Bugün Türkiye menşe’li savunma sanayii firmalarının ABD topraklarında kurdukları şirketler dahi bulunmaktadır. Son yıllarda Avrupa ülkelerine yaptığı savunma sanayi ihracatı ve Ukrayna ile Suriye gibi kriz dosyalarında üstlendiği stratejik rol de Türkiye’nin önemini somut biçimde ortaya koymaktadır.
Bir diğer önemli ölçüt ise siyasî sistemdir. Batı dünyası büyük ölçüde çok partili seçim sistemi ve anayasal demokratik düzen etrafında şekillenen devletlerden oluşur. Türkiye de aksayan yönleri ve dönemsel gerilimleri olsa da uzun süredir çok partili seçim sistemiyle yönetilen bir devlettir. 1950’den beri Avrupa Konseyi üyesi olan ve öyle veya böyle AB aday ülke statüsünü sürdüren Türkiye, bu yönüyle de Avrupa siyasî kurumlarıyla yapısal bağını korumaktadır.
Saydıklarımız “Batı” ve “Avrupa” sınıflandırması için kullandığımız ölçütlerin temelini oluşturuyor. Bizce bu ölçütlere göre Türkiye, Batı/Avrupa sınıflandırmasına büyük ölçüde uymaktadır. Bu bir değer yargısı değil, analitik bir tespittir.
Başlığımıza ve bir önceki yazımıza gelirsek…
İsrail böyle bir devlete savaş açabilir mi? Avrupa veya Amerika buna dur der mi?
AB hâlâ kendi stratejik çıkarlarını koruyabilecek kapasite ve iradeye sahip mi? Amerika muktedirleri için aynı şeyi söylemek mümkün mü?
Böyle bir saçmalığa Batı kamuoyunun popüler bir destek vereceğini düşünmek mümkün değil.
Ancak bunun bir önemi var mı? Avrupa/Batı ülkeleri kamuoylarının tavırlarına göre demokratik bir dış politika takip ediyor mu?
İsrail’in Türkiye’ye açtığı savaşın maddî bir savaşa dönüşmesi bir çok şeyi değiştirir. Bu Batı güvenlik ve ekonomik sisteminin önemli bir parçasına yönelmiş eşi benzeri görülmemiş bir meydan okuma anlamına gelir. Bu sebeple de buna ihtimal vermeyenlerin olaya nereden yaklaştığını anlamak zor değil.
Ancak bunun İsrail’in umurunda olmadığı kesin.
Peki “Batı” veya AB buna engel olabilir mi?
Biz onlara güvenebilir miyiz?