"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Milletlerin psikolojisi bozulur mu?

Ahmet ŞAMİL
06 Ocak 2022, Perşembe
Macaristan ve Polonya’da yaşanmakta olan demokratik gerileme ve hukukun üstünlüğü krizinin üzerine yapılan bir çalışmada gördüğümüz ilginç bir detayı sizlerle paylaşmak istedik.

Her iki ülkenin yöneticileri de, son yıllarda, birçok popülist söylemle ülkelerinin demokratik bir rejimden daha çok otoriter bir hibrit (melez) rejime sürüklenmesine sebep oldu. Bu kapsamda örnek olarak, yabancı düşmanlığı, dış güçlerin iç işlere müdahalesi, ifade hürriyeti gibi hakların devlet çıkarlarıyla çatışması, hızlı karar almanın katılımcı bir demokrasiye göre daha tercih edilebilir bir metot olması ve istikrar için bir takım demokratik gerilemelerin sineye çekilmesi gibi hususlar sayılabilir.

Bizim ilgimizi çeken kısım, bu durumu incelerken ele alınan ve bu devletlerin vatandaşlarının psikolojilerini değerlendiren tesbitler oldu. Yapılan araştırmalara göre her iki ülkede de Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kaybettikleri toprakların ve o süreçte yaşanan trajedilerin etkisiyle ortaya çıkan bir “victim” (mağdur) psikolojisi söz konusu. Savaş sonrası da uzun süre Sovyetler Birliği’nin doğu bloğunda kalan iki ülkenin vatandaşları bu süreçte de yine baskı altında yaşıyor ve 90’lara kadar tam bağımsızlıklarını ilân edemiyorlar. 1920’lerde başlayan bu mağdur psikolojisinin de tesiriyle bu süreç daha da körükleniyor. Bu psikolojinin doğurduğu en çarpıcı sonuçlardan biri de “güçlü lider” takıntısı. Güçlü lider olmak da yetkileri merkezde toplamak ve denetleme mekanizmalarını da ortadan kaldırmak anlamına geliyor elbette. Yani güçlü lider demek güçsüz parlamento ve güçsüz kurumlar demek.

Yine de bu devletler 90’larda demokratik rejimler haline geliyorlar ve hatta daha sonra da Avrupa Birliği’ne üye oluyorlar. Ancak bu devletlerin AB üyeliği sürecinin bu devletlerdeki demokratikleşmeyi geliştirerek sürdürmek ve onları Rusya’nın etkisinden uzaklaştırmak için hızlandırıldığını belirtmekte fayda var. Yine de işler böyle iyi giderken şimdi neden bu ciddî gerileme söz konusu?

Zamanında teşhis edilip tedavi edilmeyen, baskılanarak, geçiştirilerek üzeri kapatılan travmalar nasıl bir gün ansızın ortaya çıkıp uzun vadede fertlerin psikolojisini bozuyorsa aynısı kolektif psikolojiler için de geçerli. Güçlerin toplumun bütün kesimlerine yayılması yerine merkezde toplandığı tabana yayılmayan bir demokratik düzen eski alışkanlıkların tekrar ortaya çıkmasına sebebiyet veriyor. 

Sivil toplumun zayıflığının da etkisiyle eleştirilerin adeta bir ihanet olarak görülüp basın hürriyetinin önüne set çekilmesi gibi uygulamalarla gerçek demokrasinin şartları ortadan kaldırıldığında, çoğunluğu sağlayanın azınlığın üzerinde baskı kurduğu bir demokrasi ortaya çıkıyor (Bu baskı seçim sonuçları 70’e 30 olduğunda olabildiği gibi 51’e 49 iken de olabilir).

Bahsettiğimiz iki ülkenin liderlerinin mevcut siyasî söylemleri de zaten bunu yansıtıyor. Mağdur psikolojisine yatkın vatandaşlarına, her fırsatta, dışarıdan düşmanların ülke işlerine karıştığını ve buna engel olmak için güçlü ve karizmatik liderlerin hızlı bir şekilde kararlar alarak ülkeyi yönetmesi gerektiğini anlatan bu liderler, basın mensuplarının yanı sıra göçmenler başta olmak üzere azınlıkları hedef göstererek de kendi üzerlerindeki baskıyı savuşturuyorlar. Bu doğrultuda keyfî yasalar çıkarılıyor, temel haklar ve anayasal garantiler ihlâl ediliyor ve bunlara karşı durmaya çalışan yargı ve basın mensupları işlerinden oluyor ve sonuç olarak demokratik gerileme denilen süreç hızlanıyor.

Anlattıklarımıza benzer bir psikolojik durum kendi toplumumuz için de söz konusu.

Büyük savaşların enkazından kalkan, uzun yıllar ekonomik sıkıntılar ve sosyal adaletsizlikler içinde debelenen, anayasal düzenine ve demokrasisine sık sık askerî darbeler vurulan ülkemiz de benzer bir psikolojiden maalesef kurtulamıyor. Bütün bunlara rağmen dönem dönem ekonomik, demokratik ve temel haklar açısından ilerlediğimiz, AB üyeliğinde sağlam adım attığımız dönemler de oldu. 2001-2007 yılları arasında da böyle bir süreçten geçtik. Yabancı akademik çalışmalarda da Türkiye bu süreçte, doğrusuyla yanlışıyla, demokratikleşen ve uluslar arası güvenilirliği artan bir ülke olarak belirtiliyor. Ancak son yıllarda Uluslararası Sivil Toplum örgütlerinin demokrasi endekslerinde en sert düşüş yaşayan ülkelerin başını çekiyoruz (Macaristan ve Polonya’dan çok daha sert bir düşüş). Kurumların içinin hızlı karar alma sevdasıyla boşaltıldığı, parlamentonun tamamıyla devre dışı bırakıldığı, yargı bağımsızlığının bir temenniden öteye gidemediği ve bütün bunlara bağlı olarak ekonomisi yerle bir olan bir ülke olduk.

Tarihimizde demokratikleşme çalışmalarının önüne geçildiği, misal vermek gerekirse, 10 adım attıktan sonra 100 adım geriye gittiğimiz dönemler oldu. Yukarıda bahsettiğimiz 2001-2007 yılları arası yaşanan süreçten sonra da yine benzer bir durumdayız.

Yine de bizim umudumuz var. Bugünler de geçecektir ve Türkiye tekrar demokratikleşme sürecine girecektir, temel haklar ve hukukun üstünlüğü gerekli saygıyı ve önemi görecektir. Ancak Polonya ve Macaristan’ın şu an yaşadığı gibi, ülkemizin yıllardır yaşadığı gibi bazı eski ve zararlı alışkanlıklarımızın tekrar ortaya çıkmaması için milletimizin psikolojik sıkıntılarını iyi teşhis edebilmemiz lâzım. Hastalık geçmişimiz incelendiğinde görülecek ki, kuvvetler ayrılığının rafa kaldırıldığı, tek adam rejimlerinin romantizminin yapıldığı, basın hürriyetinin demokrasinin şartı olmak yerine adeta bir ayak bağı olarak görüldüğü, düşünce hürriyetinin bir anayasa maddesinden ibaret kaldığı, devletin kimin hangi kitabı okuduğundan tutun da hangi kıyafetleri giydiğine karıştığı, dinî ve millî duyguların siyasete alet edildiği ve toplumun kutuplaştırıldığı, iktidarı kazananın yolsuzlukla mücadele yerine o işin dümenini eline aldığı… gibi birçok rahatsızlığımız söz konusu.

Bu da demek oluyor ki eğer şu anki durumumuzdan rahatsızsak bunun köklü bir hastalık geçmişimizin olmasıyla yakından bir alâkası var. Bunlarla yüzleşmeden bizim tamamen iyileşmemiz mümkün değil. Zaten tarihimize bakıldığında da görülüyor ki siyasî iktidarlar gelip geçiyor, ancak problemlerimiz hep benzer kalıyor. Demek ki iktidar değiştirmek tek başına bir çözüm değil. Bahsettiğimiz diğer iki ülke ve demokratikleşme sürecini yaşayan birçok ülkenin tarihine bakıldığında da bu tesbit doğrulanacaktır.

Demokrasi, şeffaf devlet, güçlü ve âdil bir ekonomi ve temel haklara saygı istiyorsak siyasî tarafgirlikten uzaklaşmalı ve “sevmediğim adam gitsin de ne olursa olsun” gibi kolaycı yaklaşımlardan sıyrılmalıyız. Siyasî rakipleri yukarıda bahsettiğimiz hastalıklara ne tür çareler buldukları açısından değerlendirmeliyiz.

Okunma Sayısı: 752
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Oğuz Yiğiter

    6.1.2022 08:23:29

    Vak'a metodu kullanılarak, içinde bulunduğumuz sistem değişikliğine dayanan ve siyasî kilitlenme sonucu, devlet ve rejim krizine dönüşen mevcut durumumuzun, tarihî ve sosyolojik derinliklerini nazara veren enfes bir analiz. Tebrikler, dualar....

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı