Kur’an’da mealen, “Onların mallarından sadaka (zekât) al” (Tevbe Suresi, 9/103) emri vardır. Zekat; nisab miktarından fazla mala sahip olan Müslümanların her sene mallarından, belirli miktarını; Kur’an-ı Kerim’de bildirilen sekiz sınıftan birine vermeleri farzdır.
Göçebe, çiftçi ve hayvancılıkla uğraşanların en önemli geçim ve zenginlik kaynağı mal (hayvan), tahıl, sebze ve meyvelerdir.
Ancak, Kur’an’da bunların miktarı açıkça belirtilmemektedir. Eğer Peygamberimiz (asm), Hadis-i şerifleri, Sünnet-i Seniyyesi olmasaydı, hangi maldan ne kadar zekat vermemiz gerektiğini bilemezdik.
Zekâtın verileceği kimseler ise Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle belirtilmiştir: Zekat kimlere verilir:
1-Fakirler, (Nisap miktarına sahip olmayanlar) 2-Miskinler, (Hiç birşeyi bulunmayanlar) 3- Zekat toplama memurları, 4- Müellefe-i kulûb (kalbi İslamiyete ısındırılabilecek olanlar), 5- Kölelikten kurtulacak olan kimseler, 6-Borçlular (borçlarının karşılığı olmayanlar), 7-Fi sebîlillah/Allah yolundakiler, 8-Zengin de olsa, yolda, yolculukta harçlıksız kalmışlar.
“Fi-Sebilillah”, mutlak/sınırsız, genel bir ifadedir ve “Allah yolunda harcama” demektir. Dolayısıyla ve hiç şüphesiz, zekat verilecek en faziletli yer, hiçbir şeyi olmayan miskinler ve fi-sebîlillah/Allah yolunda olanlar, O’nun yolunda hizmet edenler, çalışanlardır.
Bunlar, ilim, fikir ve hizmet ehli, cihad-ı manevi yapanlardır. Bugün, kılıçlar kınına girmiştir. Cihad maddi değil, manevidir. Dolayısıyla, bu zamanın manevî cihad vasıtaları kitap, yayın, neşriyattır. Zekat bunlara ve buralarda çalışanlara verilebilir. Yani, ilim ve neşriyat ile buralarda çalışanların ücretleri zekât fonundan karşılanması en güzel uygulamalardan birisidir.
Nitekim, Peygamberimiz (asm) “Ashab-ı Suffe”si birinci ve asıl örnektir. Medrese-i Nebevi’dir, Sayıları 400-500 kadardır. Bütün mesâilerini Kur’an ve Sünnet-i Seniyyeyi öğrenmeye, ilme, hizmete ve cihada ayırmışlardır. Geçimleri, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz (asm) ve sahabîlerin zenginleri tarafından zekat, sadaka ve hediyelerle sağlanırdı. Asr-ı Saadetteki “Ashab-ı Suffa” modelini günümüze taşıyan Bediüzzaman da zekâtın, ilim-irfan müesseseleri (Medresetüzzehra) ve buralarda çalışanlar için iyi bir çeşme olacağını ifade eder. (Elmalılı Hamdi Yazır, Yusuf El-Kardavî Hanefi fakihlerinden İmam el-Kasanî, büyük müfessirlerden Fahreddin-i Razî’de aynı görüşü paylaşırlar.)
Bediüzzaman Said Nursî zekât gelirleriyle bir fon oluşturup, “İ’lay-ı Kelimetullah/Allah’ın dinini yüceltmek, yaymak” gayesi ile bir müessese oluşturulabileceğine öngörür. Bu müessesenin adına da “Medresetü’z-Zehra” der. Böylece, bu medresenin giderleri için kullanılacak zekat, “milletin menfaatine” (Münâzarât, 1998, s. 103, 129.) sarf edilmiş olur.
Dolayısıyla zekatlar, Medresetüzzehra’nın bir şubesi olan Yeni Asya ve deruhte ettiği neşriyat dahil, bütün hizmet birimlerinde çalışanlara verilebilir; hatta verilmelidir