Arka taraftaki tarlaya çıkmış, böğürtlen topluyordum. Bu yıl mahsul öylesine bereketli ki hayret etmemek mümkün değil: Güneşin altında siyah inciler misali parıldayan binlerce, belki yüz binlerce böğürtlen vardı.
İlk önce beni hayran bırakan, Allah’ın yaratışındaki güzellik oldu. Sonra böğürtlenler bana İlâhî isimlerden söz etmeye başladı. Onların bu denli bol oluşu, O’nun ihsan ve lütfunun nihayetsiz olduğunu gösteriyordu. Allah, kendisinden istenmesini beklemeden ve hiçbir şart koşmadan veriyor. (O’nun bizden istediği tek şey şükür. Böylesine bir cömertlik, böylesine bir hikmet ve ihtimam karşısında insan nasıl şükretmez?)
Böğürtlenlerin farklı olgunluk safhalarında bulunmaları da O’nun hikmetinin her şeyi kuşattığını gösteriyordu. Farklı zamanlarda olgunlaşmaları ne kadar da mânidardı! Böylece nimet ve bereket, mevsim boyunca devam ediyor, rızık bir anda tükenmeyip zamana yayılıyordu.
Ben böğürtlenleri topluyor, bir yandan müzik dinliyor, bir yandan da güneşin sırtımı ısıtmasını hissediyordum. Havadaki huzur ve sükûnet, insanı kendinden geçirecek kadar güzeldi.
Sonra meyvelerin bu muazzam bolluğu üzerinde düşündüm. Bu bolluk bana Allah’ın hem el-Ehad, hem de el-Vâhid olduğunu gösterdi.

O’nun el-Ehad, yani eşi ve benzeri olmayan, mutlak anlamda Bir ve Tek oluşu, bize şunu gösteriyordu: Bütün böğürtlenler birbirine benzese de her biri tamamen kendine mahsustur; tıpkı parmak izleri veya kar taneleri gibi... Yaratılış bir üretim bandı, bir fotokopi makinesi değildir. Allah’ın yarattığı her şey kendine özgüdür. Bu da bize O’nun yaratmasının devamlı olduğunu, her an yeni bir yaratışın gerçekleştiğini gösterir. Kâinat kendi kendine ayakta duramaz. Böyle bir şey zaten akla aykırıdır; bunu bir böğürtlen bile bilir.
Sonra yeryüzündeki bütün böğürtlenleri düşündüm. Hepsinin birbirine benzemesi, onların ancak tek bir Yaratıcı’nın eseri olabileceğini gösteriyordu. Zira tek bir böğürtleni yaratabilen Yaratıcı, bütün böğürtlenleri de yaratmaya muktedir olmalıdır. Bunu da böğürtlen biliyordu; mütevazı böğürtlen toplayıcısı da...
Öyleyse birden fazla İlâh yoktur. Bütün böğürtlenleri yaratan, fakat her birini kendine mahsus ve eşsiz bir şekilde meydana getiren tek bir Hakîm ve Kadîr Yaratıcı vardır.
Sonra atalarımın çoğunun, hayatlarının bir döneminde mutlaka benim yaptığım şeyi yapmış olmaları gerektiğini düşündüm: Yaz güneşiyle ısınmış tarlalarda böğürtlen toplamak...
Acaba onlar böğürtlen toplarken neler düşünüyorlardı? Ne hayaller kuruyor, neleri ümit ediyor, hangi sevinçleri ve hangi hüzünleri yaşıyorlardı?
Yüzyıllar öncesine kadar uzanarak onların hepsi için bir Fâtiha okudum. Tanıdığım insanlar için de, hiç tanımadığım ve belki de yalnızca bir aile ağacında isimleri kalmış sayısız insan için de...
Şunu fark ettim: Benim var olabilmem için onların var olmuş olması gerekiyordu. Onların var olabilmesi için de içinde yaşayabilecekleri bir dünyanın bulunması gerekiyordu. Benim varlığım için ise bütün kâinatın var olması gerekiyordu.
Allah’ın Peygamberimiz Muhammed’e (asm) söylediği rivayet edilen şu hadisi hatırladım: “Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım.”
Sonra bunun her birimiz için, kendine mahsus ve ayrı ayrı bir hakikat olduğunu fark ettim. Her birimizin var olabilmesi için daha nice şeyin var olması gerekiyor. Evet, Allah bütün kâinatı benim için yarattı; fakat aynı zamanda senin için, onun için, onun için ve her birimiz için yarattı.
Bunun üzerine kâinatın yaratılışı, insanlığın varlığı ve benim mütevazı varlığıma kadar uzanan bütün o varoluş zinciri için Allah’a şükrettim.
Geçmişte ve bugün yaratılmış bütün zerrelerin sayısınca O’na hamd ve şükrettim.
Ve bilhassa böğürtlenler için şükrettim. Çünkü onlar olmasaydı, belki de bütün bu tefekkür hiç gerçekleşmeyecekti...