"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Vicdanın sessiz imtihanları

M. Said BAYRAKLILAR
17 Ağustos 2026, Pazartesi
Takdim

İnsanın büyük imtihanları her zaman büyük hadiselerin içinde görünmez. Bazen bir sözün tonunda, bazen gizli bir konuşmada, bazen mazlumun ardından kurulan cümlede, bazen de korku karşısında atılan küçük bir geri adımda saklanır. Dışarıdan bakıldığında bunlar basit davranışlar gibi görünebilir. Fakat insanın iç dünyasında derin izler bırakırlar.

Vicdanın sessiz imtihanları biraz da böyledir. Gürültüsüz başlar, çoğu zaman kimse fark etmez. İnsan hakikati söylediğini zannederken muhatabını ezebilir. Tedbir aldığını düşünürken hakikatten uzaklaşabilir. Gizli kaldığını sandığı yerde nefsinin başka bir yüzüyle karşılaşabilir. Mazlumun yanında durması gereken yerde, kendi sessizliğini rahatlatmak için onun kusurlarını aramaya başlayabilir.

Bu yazılar, insanı dışarıdan yargılamaktan çok içeriden anlamaya çalışıyor. Risale-i Nur’un ölçülerini yalnızca nakledilen cümleler olarak değil; insan psikolojisine, sosyal hayata, korkuya, adalete, gıybet ve tarafgirlik damarına dokunan canlı ölçüler olarak okumayı deniyor.

Elbette maksat hüküm dağıtmak değil. Belki sadece şu soruya beraberce yaklaşmak: İnsan hakikat karşısında nerede duruyor? Söylerken mi imtihan oluyor, susarken mi, gizlenirken mi, korkarken mi, yoksa başkasının musibeti hakkında konuşurken mi?

Belki de en zor imtihanlar, kimsenin alkışlamadığı ve kimsenin görmediği yerde verilenlerdir. Vicdanın sesi de en çok orada duyulur.

“Vicdanın sessiz imtihanları” başlıklı bu beş yazılık seri; hakikati söyleme üslubu, gizli ahlâk, gıybet, mazlumu suçlama, kaderi yanlış okuma ve korku karşısında şahsiyetin korunması gibi konuları Risale-i Nur merkezli bir deneme diliyle ele almaktadır. Yazılar müstakil olarak da okunabilir; fakat birlikte düşünüldüğünde insanın görünmeyen, çoğu zaman sessizce yaşanan vicdan imtihanlarına dikkat çekmektedir.

1. Hakikati söylemek mi, muhatabı ezmek mi?

Bir söz doğru olabilir. Delilleri kuvvetli, dayandığı ölçüler sağlam, niyeti de görünüşte hayırlı olabilir. Fakat yine de o söz muhatabın kalbine şifa gibi değil, darbe gibi inebilir. Çünkü hakikat yalnız ne söylediğimizle değil, onu hangi makamdan söylediğimizle de ilgilidir.

İnsan bazen doğruyu söyler; fakat doğruyu söylerken fark etmeden yüksek bir yere çıkar. Muhatabına yukarıdan bakmaya başlar. Cümleler nasihat gibi dizilir; ama üslup tahakküm kokar. Söz hakikat adına söylenir; fakat muhatap kendisini anlaşılmış değil, mahkûm edilmiş hisseder.

İşte burada ince bir soru doğar: Hakikati mi söylüyoruz, yoksa hakikat üzerinden muhatabı mı eziyoruz?

Nasihat ile tahakküm arasındaki fark çoğu zaman kelimelerde değil, sözün arkasındaki duruşta gizlidir. Nasihat, muhatabına hâlâ insan olarak yer bırakır. Onun yanılabileceğini kabul eder; fakat dönebileceğine de inanır. Tahakküm ise muhatabı düzeltilmesi gereken bir hata gibi görür. Onu dinlemez, anlamaz, kalbine yer açmaz; sadece hizaya çağırır.

Hâlbuki hakikati söyleyen insan, önce o hakikatin altında kendi nefsini hesaba çekmelidir. Söylediğim söz önce beni sarsmıyor, beni sorgulatmıyor, benim enaniyetimi kırmıyorsa; sadece karşımdakini mahkûm etmeme yarıyorsa, orada durup düşünmek gerekir. Çünkü bazen insan hakikati savunduğunu zannederken aslında kendi izzetini, kendi tarafını veya kendi kanaatini müdafaa ediyor olabilir.

İhlâs burada kendini belli eder. Bir münazarada insan kendi sözünün haklı çıkmasına sevinip karşısındakinin haksız çıkmasından memnun oluyorsa, mesele hakikat arayışı olmaktan uzaklaşmış demektir. Hakkı arayan için asıl sevinç, kendi fikrinin galip gelmesi değil, hakkın ortaya çıkmasıdır. Hatta hak karşı tarafın elinde görünürse insan hem yeni bir şey öğrenir hem de nefsin galibiyet arzusundan kurtulur.

Elbette bu, hakikati yumuşatalım, ölçüleri belirsizleştirelim, kimse incinmesin diye yanlışa göz yumalım demek değildir. Hakikat bazen acıtır; ikaz bazen gerekir. Fakat acıtmak başka, ezmek başkadır. Ölçüyü hatırlatmak başka, insanı ölçünün dışına itmek başkadır.

Bir cerrah da keser, bir saldırgan da. Fark, elin niyetinde ve bilginin merhametindedir. Hakikati söyleyen insanın dilinde de böyle bir dikkat olmalıdır. Neyi tedavi etmek istediğini unutmamalı, muhatabın kalbini gereksiz yere parçalamamalıdır.

Hakikat kimsenin şahsî mülkü değildir. Onu söyleyen de ona muhtaçtır, dinleyen de. Bu yüzden hakikat yukarıdan değil, onun altında durarak söylenir. “Ben de bu ölçüye muhtacım, ben de nefsimden emin değilim, gel beraber bakalım” ruhu sözün içinde hissedilmelidir.

Belki bugün en çok ihtiyacımız olan şey, daha keskin hükümler kurmak değil; hakikati daha temiz bir kalple taşımayı öğrenmektir. Çünkü hakikat, muhatabı ezdiği zaman değil, kalbine yol bulduğu zaman vazifesini görür.

Okunma Sayısı: 165
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı