"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

İlk kelebek etkisinin başladığı yer; Barla

24 Mayıs 2019, Cuma
Risale-i Nurlar, imanını tehlikede hisseden halkın büyük teveccüh ve rağbetine mazhar olmuş, elden ele dolaşarak hızla yayılmıştır. Gerçekten ilk “kelebek etkisi” Anadolu’nun bağrı olan Barla nahiyesinden başlamıştır. O devrede elle yazılarak çoğaltılan eserlerin toplam tirajı 600 bini bulmuştur.

DİZİ-2: KELEBEK ETKİSİ

Dr. Aytekin Coşkun

***

Kelebek Etkisi;

Himmetini Milletine Adamak

Bediüzzaman;

Said Nursî, 1878 yılında Bitlis vilayetine bağlı Hizan ilçesi Nurs Köyü’nde yedi çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gelir. Babasının adı Mirza, annesinin adı ise Nuriye’dir. 23 Mart 1960’da Şanlıurfa’da Hakk’ın rahmetine kavuştuğunda, 82 yıllık ömründe geride Risale-i Nur isimli eserlerini bırakmış, geçmişe, geleceğe ve hazır zamana ışık tutmuştur. Said 15 yaşında bir medrese öğrencisidir, ama o kadar fark edilir bir çocuktur ki, etrafındaki yaşıtlarıyla adeta hiçbir alâkası yoktur. Keskin zekâsı, harikulâde hafızası ve üstün kabiliyetleriyle küçük yaşlardan itibaren dikkatleri üzerinde toplar Said. Normal şartlar altında yıllar süren klâsik medrese eğitimini üç ay gibi kısa bir zamanda tamamlar. Önceleri küçük yaşına rağmen “Molla Said-i Meşhur” diye anılmaya başlar. Gençlik yıllarını alabildiğine hareketli bir tahsil hayatı ile değerlendirmiş, ilimdeki üstünlüğünü, devrinin ulemalarıyla çeşitli zeminlerde yaptığı münâzaralarda galip gelerek göstermiştir. Zamanın âlimleri bu genç Said’le baş etmekte zorlanmakta, bu kadar genç yaşına rağmen, vehbî bir ilim sahibi olduğunu, aralarında konuşmaktadırlar. Çevreden ve talebelerinden çekinmeseler adeta genç Said’in talebesi olmak isteyeceklerdir, ama nafile. Bu meziyetleriyle ilim çevresine kendisini kabul ettirerek, “Bediüzzaman” yani “çağın eşsiz güzelliği” lâkabı ile anılmaya başlamıştır.

BİR MEDRESE HAYALİ

Talebelik yıllarında temel İslâmî ilimlerle ilgili doksan kitabı ezberler. Tarihçe-i hayatından alınan bilgilerde bu kitapları her gün yeniden hıfzından gözden geçirdiği yazar. Çok hareketli olan ilmî hayatı birçok memlekette uzun süre kalmasını da engeller adeta. Oradaki âlimlerle münâzaraları sonrası kaldığı şehirden ayrılır. Sırasıyla Şirvan, Siirt, Bitlis, Doğubeyazıt ve Tillo’dan sonra 1894’te Mardin’e gelir. 18 yaşında bir delikanlıdır artık. Oradan da Bitlis’e geçer, Bitlis’ten sonra uzun süre kalacağı Van’a gelir ve burada yaklaşık 12 yıl kalır. Van’da kaldığı sürede genç neslin eğitimine kafa yorar. Eğitim modelleri üzerinde durur. Hem medrese hem de fen ilimlerinin aynı yerde okutulabileceği metotları düşünür. Belki de kendi hayatında ve çocukluk ve gençlik sürecinde eksikliğini hissettiği bu metodu ön plana çıkarır. 

Metodunu tamamen kendisinin hazırladığı bir medrese kurmaya çalışır. Asıl hedefi ise bu medreselerin, gelecekteki üniversitesinin alt yapısını oluşturmasını ve ilmî kadrolarla bu eğitim sisteminin devamlı olmasını, bu metodun uygulanacağı bir üniversiteyi de Doğu Anadolu’da kurmayı hedefler. Bu üniversitede din ilimleri ile fen ilimleri birlikte öğretilecek, etnik diller de serbest tutulacaktır. Kahire’deki meşhur Ezher Üniversitesi’nden esinlenerek ismini “Medresetü’z-Zehra” olarak belirler. Bu aynı zamanda metodunun ve üniversitenin de ismi olacaktır. Çok sesli, demokrat, bağımsız, din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu bir üniversite hayalidir bu. Bunu eserlerinde şöyle tanımlar, “Vicdanın ziyası ulum-u diniyedir, aklın nuru fünun-u medeniyedir, bu ikisinin imtizacı ile hakikat tecelli eder.” 

İSTANBUL’A GELİNCE

Said, medrese eğitimiyle dinî ilimlerde kazandığı ihtisası, çeşitli fenlerde yaptığı tetkiklerle tamamlamış; bu arada devrinin gazetelerini de takip ederek ülke ve dünyadaki gelişmelerle de ilgilenmiştir. Diğer taraftan, doğup büyüdüğü Şark topraklarının sıkıntı ve problemlerini bizzat yaşayarak gören Said, en zarurî ihtiyacın eğitim olduğu kanaatine varmış, bunun için de Şarkta hayalini kurduğu üniversitenin kurulmasını temin için yardım istemek maksadıyla 1907’de İstanbul’a gelmiştir. İstanbul’da Fatih’te bulunan Şekerci Han da kalır, enteresan olan kaldığı odanın kapısında ki yazıdır. 

Kapısında aynen şöyle yazar: 

“Burada sual sorulmaz, her suale cevap verilir’’ tarzında bir yazı asarak adeta İstanbul’daki âlimlere meydan okumuştur. Bu tavrı, İstanbul’daki ilim dünyasında hızlıca yayılır. Adeta bıyıkları terlememiş bir genç, kelli felli İstanbul’un bütün ulemasına hodri meydan demiştir. Bu tavrını test edenlerin sayesinde kısa sürede kendini İstanbul ulemasına kabul ettiren Bediüzzaman, çeşitli gazetelerde yazdığı makalelerle, o günlerde Osmanlı’yı ve İstanbul’u çalkalayan hürriyet ve meşrûtiyet tartışmalarına da katılır.  

MEŞRÛTİYETE İSLÂM NAMINA SAHİP ÇIKAR

Meşrûtiyete İslâm namına sahip çıkar, 13 Nisan 1909 tarihinde tarihe “31 Mart Vak’ası” olarak geçen isyanda isyancıları yatıştırmaya çalışır, isyan bastırıldıktan sonra Said Nursî’de olaya karıştığı iddiası ile tutuklanır. Divan-ı Harbi Örfi’de yargılanır ve orada “İslâmiyet’in bir hakikati için saçlarım adedince başlarım olsa feda olsun’’ diyerek tarihî bir konuşma yapar ve beraat eder. Beyazıt’a kadar talebeleri ile yürüyerek “Zalimler için yaşasın Cehennem’’ nidaları ile o günün bütün âlimlerinin sus pus olduğu çok kritik zamanda bu çıkışı ikinci kez “Kelebek Etkisi” yapar.

Bu hâdiseden sonra İstanbul’dan ayrılarak Şarka döner. Birinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği günlerde Van’da bulunan Bediüzzaman, talebeleriyle birlikte gönüllü milis alayları teşkil ederek cepheye koşar. Vatan müdafaasında talebeleriyle beraber çok büyük hizmetler yapar. Savaşta birçok talebesi şehit olur, kendisi de Bitlis müdafaası sırasında yaralanarak esir düşer. 

HUTUVAT-I SİTTE’Yİ ÜCRETSİZ DAĞITIR

Yaklaşık üç yıl Rusya’da esaret hayatı yaşadıktan, 1917’deki Bolşevik İhtilâli esnasındaki kargaşadan yararlanıp esaretten kurtulur. Leningrad’dan Petersburg’a, oradan Varşova’ya gelir. Viyana’yı da gördükten sonra, Sofya üzerinden trenle 1918 Haziran’ında İstanbul’a ulaşır. Dönüşte, Genelkurmay’ın kontenjanından Osmanlı’nın en üst düzey dinî danışma merkezi olan ve Mehmet Âkif Ersoy’un sekreterliğini yaptığı “Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye” âzâlığına devlet ricalinin ve ilim çevrelerinin büyük teveccühüyle tayin edilir. Bu devrede, resmî vazifesinden aldığı maaşla kendi kitaplarını bastıran ve bunları parasız dağıtan Bediüzzaman, İstanbul’un işgali sırasında neşrettiği Hutuvat-ı Sitte adlı broşürle büyük hizmet etmiş ve işgal kuvvetlerinin plânlarını bozmuştur. Keza, işgalcilerin baskısı altında verilen ve Anadolu’daki Kuvâ-i Milliye hareketini “isyan” olarak vasıflandıran şeyhülislâm fetvasına karşı, mukabil bir fetva vererek millî kurtuluş hareketinin meşrûiyetini ilân etmiştir.

Bu hizmetleri Anadolu’da kurulan Millet Meclisi’nin takdirini kazanmış ve Bediüzzaman bizzat Mustafa Kemal tarafından ısrarla Ankara’ya dâvet edilmiştir. Bu mükerrer dâvetler neticesinde 1922 sonlarında Ankara’ya gelmiş ve Meclis’te resmî bir “hoşâmedî” merasimiyle karşılanmıştır. Ankara’da kaldığı günlerde, yeni kurulan devlete hâkim olan kadronun dine bakış tarzının menfi olduğunu görünce, on maddelik bir beyanname hazırlayarak Meclis azalarına dağıtmıştır. Bu beyannamede yeni inkılâbın mimarlarını İslâm şeâirine sahip çıkmaya çağırmış, akabinde Mustafa Kemal’le birkaç görüşmesi olmuştur. Kendisine Şark Umumî Vaizliği, milletvekilliği ve Diyanet azalığı teklif edilmiş, ancak Bediüzzaman bu teklifleri kabul etmeyerek Van’a dönmüştür. 

ŞEYH SAİD HADİSESİ’NDE NASIL DAVRANDI?

1925’li yıllarda Van’da eğitim faaliyetlerinde bulunurken, o sırada meydana gelen Şeyh Said hareketi sebebiyle, bu harekete karşı çıktığı halde, Şeyh Said hâdisesiyle hiçbir ilgisi olmadığı hatta hâdise öncesinde kendisinden destek isteyen Şeyh Said’i bu niyetinden vazgeçirmeye çalıştığı hâlde, bu hâdise sonrasında Van’da ikamet ettiği uzlethanesinden alınır. 1926 yılında önce Burdur’a, ardından 25 Ocak 1927’de Isparta’ya, (Isparta ili, Eğirdir ilçesine bağlı, Eğirdir’in 25 km kuzeybatısında Barla’ya) gönderilir. Isparta’nın Barla nahiyesi o günün şartlarında kuş uçmaz kervan geçmez bir hal ve yapıdadır.

Devrin büyükleri adeta Said’i hayattan koparmak, göz hapsinde tutmak ve fikirlerinin o küçük köyde hapis olmasını isterler. Oysa Said burada “manevî cihad” hizmetini başlatmış, birbiri peşi sıra telif ettiği eserlerde iman esaslarını terennüm etmiştir. Bu eserler, imanını tehlikede hisseden halkın büyük teveccüh ve rağbetine mazhar olmuş, elden ele dolaşarak hızla yayılmıştır. Gerçekten ilk kelebek etkisi Anadolu’nun bağrı olan Barla nahiyesinden başlamıştır. O devrede elle yazılarak çoğaltılan eserlerin toplam tirajı 600.000’i bulmuştur. 

İDARECİLER NEDEN RAHATSIZ OLDU?

Başlattığı hizmetin halka mal olması, devrin idarecilerini rahatsız eder. Ne yapsalar Said’in başlattığı Kelebek Etkisi’nin tesirini kıramazlar. Burada sekiz yıl kalarak birçok eserini yazar. Barla’nın dağları, ovaları, çiçekleri, kâinat’ın nebatatı Said’e ilham kaynağı olur. Baştan beri anlatmak istediğimiz “Kelebek Etkisi”nin nesillere taşınmasını sağlayacak olan “Risale-i Nur” isimli Kur’ân tefsirinin çoğu bölümlerini burada yazar. Eserleri ve fikirleri sebebiyle 1935 senesinde Eskişehir Mahkemesi’ne sevk edilir. 1936 yılında Kastamonu’ya sürgüne gönderilir, fakat o eserlerini yazmaya devam eder. 1943’te Denizli Mahkemesi’ne, 1948’de Afyon Mahkemesi’ne sevk edilir. Bütün mahkemeler beraatla neticelenir. Yine de Bediüzzaman rahat bırakılmamıştır. Kastamonu’da, Emirdağ’da, Isparta’da sıkı tarassut ve takip altında yaşamaya mecbur bırakılır. 1950 yılında çok partili hayata geçildiğinde dini hak ve hürriyetler genişler. Bediüzzaman, bu dönemde eserlerini matbaalarda bastırır. Said Nursî, 23 Mart 1960 tarihinde 82 yaşında Şanlıurfa’da vefat eder. Naaşı Halilürrahman Dergâhı’nda kendisine ayrılan yere defnedilir.

BARLA NAHİYESİ VE KELEBEK ETKİSİ   

Ancak iki ay sonra 27 Mayıs 1960’da bir askerî darbe olur. Millî Birlik Komitesi hükümeti Bediüzzaman’ın kabrinin nakledilmesine karar verir. 12 Temmuz 1960 günü mezarı Urfa’daki yerinden alınarak başka bir şehirde gizlice defnedilir. 

Ömrünün son günlerine kadar keyfî muamele ve eziyetlerden kurtulamayan Bediüzzaman, buna rağmen, iman hizmetini büyük bir kararlılıkla devam ettirmiş, o zor şartlar altında telif ettiği 6.000 küsur sayfalık Risâle-i Nur Külliyatı’nı tamamlamaya ve yaymaya muvaffak olmuştur. 

Kur’ân’ın hakikatlerini ve i’cazını bu asrın idrakine uygun ve ikna edici bir üslûpla izah ve ispat eden ve vehbî olarak, ilhamen kaleme alınan bu eserler, onun çileli hayatının en güzel meyvesidir. Anadolu’nun Barla nahiyesi ilk “Kelebek Etkisi”ni başlatmıştır. 

Hattâ kendisi Hürriyet’ten evvel birçok talebelerine, dostlarına, “Bir nur görüyorum, istikbale büyük ümitlerle bakıyorum” diye, ehemmiyetli bir Kur’ân hizmetinin vuku bulacağını haber verir.

-Devam Edecek-

Okunma Sayısı: 1463
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı