Akıncılar Kulübü’nden koşarak ayrıldım. Eli boş, fakat ümit dolu başka bir kapının adresini alır almaz Ulu Cami’nin yolunu tuttum.
Çoğu zaman gittiğim, Hafız Kenan Hocamın imamlığında namaz kıldığımız camiydi burası. Tarif edilen adres, caminin bahçesine girerken sağda bulunan küçücük bir kitapçı dükkânıydı.
Akşam yaklaşmış, yorgunluktan bacaklarım birbirine çarpmaya başlamıştı. Nihayet aradığım dükkânı buldum. Ön tarafı tamamen camla kaplı, dört-beş metrekarelik küçücük bir yerdi. Raflarda kitaplar özenle dizilmişti. Hasır bir taburede oturan, gözleri gece karanlığında ışık saçan, nuranî yüzlü bir insan bana bakıyordu.
Selâm verip Kenan ve Doğan kardeşlerin selâmını ilettikten sonra Allah’ı anlatan kitap aradığımı söyledim.
Başında yeşil, yün örme takkesi ve kızıl, ince bıyıkları bulunan muhterem zat ağır ağır doğruldu.
— Aleykümselâm, hoş geldiniz, dedi.
Ardından arka taraftaki camlı kapıyı kapatıp kilitledi. Perdeleri çekerek dükkânı dışarıdan görünmez hâle getirdi. Sonra köşede duran, ucu çengelli uzun sopayı aldı. Tavandaki kapağı açıp sopanın çengeliyle ip merdiveni aşağıya indirdi. Bir kedi çevikliğiyle tavana çıkıp gözden kayboldu.
Bir müddet sonra elinde iki küçük kitapla geri döndü. Kitapları birkaç gazeteye sarıp bana uzattı:
— İşte aradığın kitaplardan. Bunları oku, sonra yine gelirsin. Dışarıda polis sorarsa seyyar kitapçıdan aldığını söylersin, diye sıkıca tembihledi.
İsmini sorduğumda mütevazı bir tavırla: Kitapçı Ahmet veya Hacı Ahmet derler, dedi.
Gözlerinin içi gülüyordu. Her şeyin yasak, sıkıyönetimin hüküm sürdüğü o günlerde bu kitapları ulaştırmak, serden geçmiş bir fedainin cesaretini gerektiriyordu.
Gazeteye sarılmış kitapları kaptığım gibi koşarak ayrıldım. Birkaç defa dönüp o mübarek zata baktım. Sonra Şekerağa’nın Kahvesi önünde köyümüzün tek ulaşım aracı Almanyalı Hakkı’nın traktörüne yetiştim.
Köylüler römorkta beni bekliyorlardı. Tekerlerin arasındaki çamurdan korunmuş yere, muallim olduğum için minder bile koymuşlardı. On sekiz kilometrelik yolu kırk beş dakikada giderken iki kitabı su içer gibi okuyup hafızama kaydettim.
Köye varır varmaz, yemek bile yemeden yatsı namazı için camiye gittim. Namazdan sonra herkesi köy odasına davet ettim. Öğrendiklerimi hemen paylaşmak istiyordum. Artık benim için manevî cihad başlamıştı. Gece gündüz demeden muhtaç gönüllere ulaşmalıydım. Çünkü dehşetli bir yangın içinde imanımız tutuşmuş yanıyordu; Müslümanların çoğunun bundan haberi bile yoktu.
İşte o zaman gerçek öğretmen olmanın zevkine ulaştım.
Bana o gün Otuzüç Pencere ve Meyve Risalesi’ni vererek Nur âlemine kapı açan değerli ağabeyim Ahmet Bali’yi rahmet ve minnetle anıyor, mekânının Cennet olmasını diliyor, binlerce Fatiha ile ruhuna dua ediyorum.