30 Mayıs 1970 Cumartesi günü, güneş Gökçeada’nın tepelerinin ardında kaybolurken, on sekiz yaşındaki yaklaşık altmış öğretmen okulu son sınıf öğrencisi sessizce Kuzu Limanı’nda toplandık. Liman Müdürlüğünden çıkış izni alınamadığı için kimse dikkat çekmemeye çalışıyordu. Hepimizin elinde küçük bir çanta, yüreğinde ise aynı ideal vardı: Eğitim Enstitüsü imtihanına yetişebilmek.
Yıllardır Gökçeada ile Çanakkale arasında yük taşıyan Ali Dağlı Kaptan’ın ahşap teknesi ağır ağır kıyıdan ayrıldı. İlk dakikalarda deniz, korktuğumuz kadar hırçın görünmüyordu. Koyun lodosu kesen tabiî koruması içindeydik. Fakat elli-altmış metre kadar açılınca her şey bir anda değişti. Lodos, bütün şiddetiyle tekneye yüklendi. Dev dalgalar tekneyi bazen göğe kaldırıyor, bazen de derin bir çukura bırakıyordu. Güverteden yükselen çığlıklar fırtınanın uğultusuna karışmıştı.
Bir süre sonra üzerimizden aşan dalgalar hepimizi sırılsıklam edince ambara indik. Karşılıklı ahşap basamaklar, dalgaların etkisiyle bir tahterevalli gibi kimi zaman bir yana, kimi zaman öteki yana yükseliyordu. Tutunamayanlar yuvarlanıyor, kusanlar baygın düşüyordu. Ağır bir kusmuk kokusu ambarın içine sinmişti. Elbiseleri kusmukla kirlenen arkadaşlarımızın artık konuşacak hâli kalmamıştı. Bir süre önce yükselen çığlıkların yerini derin bir sessizlik aldı.
Yalnız ahşap teknenin gıcırtıları, lodosun uğultusu ve dalgaların korkunç sesi duyuluyordu.
Ayakta kalabilenler ise dudaklarından şu mırıltıları eksik etmiyordu: “Allahu ekber… Lâ ilâhe illallah…”
Ali Dağlı Kaptan, teknenin yanını rüzgâra vermemek için dümeni sürekli lodosun karşısına kırıyor, dev dalgaları yararak güçlükle ilerliyordu. Hepimiz, her an “Batıyoruz!” diye haykırarak birbirimize sarılıyor, düşmemeye çalışıyorduk.
Anadolu kıyılarına yaklaşırken, fırtına bizi Çanakkale’nin oldukça güneyine sürüklemişti. Kaptan bu defa rüzgârı arkasına alarak kuzeye yöneldi ve kıyıyı takip etmeye başladı.
Gece hâlâ zifiri karanlıktı. Fırtına dinmiyor, dalgalar daha da büyüyordu.
İçimizden yükselen dualar birbirine karışıyordu: “Ey bu yerlerin gerçek sahibi! Fırtınaya emredecek, denizi sakinleştirecek, karanlığı aydınlatacak ve bizi selâmet sahiline ulaştıracak senden başka kimse yoktur. Bize merhamet eyle, yâ Rabbi!”
Tam o sırada, uzakta titreyen birkaç ışık göründü. Çanakkale, karanlığın içinden bize göz kırpıyordu…
(Devam edecek)