Mustafa Ali Kahraman, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından mükafatlandırılarak İntepe Gençlik Kampı’nda otuz gün ücretsiz tatile gönderilmişti. Temmuz sonu itibarıyla hepimiz, atandığımız ilçelerin İlköğretim Müdürlüğü’nde göreve başlayacak, ardından köylerimize gidecektik.
İlk tayinim çıkmıştı. Rahmetli babacığım bu habere çok sevinmişti. Çünkü yedi kardeş hiçbirimizi başkasının yanında amele olarak çalıştırmamıştı. Okullarımız tatil olur olmaz parasıyla işçi tutar, en az on dekar tütün diktirirdi. İlaçlamasını kendisi yapar, haziranda okullardan geldiğimizde biz de tütün işlerine yardım ederdik. Çoğu yıl bir tondan fazla tütün üretir, en yüksek fiyattan, “baş fiyattan” satardık. Bu kazanç hepimizin eğitim masraflarını karşılamaya yeterdi.
Babam ayrıca gözü gibi baktığı yaklaşık yüz elli koyununu gün batımında otlatmaya çıkarır, sabaha kadar kepeneğinin üzerinde onların yanında uyurdu. Annem de koyunları elle sağar, mevsimine göre çiğ sütten peynir yapardı.
Artık bu işlerde eskisi kadar yardımcı olamayacaktım. Çünkü ben, ilk defa kendi ekmeğimi kazanmak üzere öğretmenlik görevime gidiyordum. Babamla Tavşanlı’ya gittik. Merkezde göreve başladığımda artık müdür yetkili öğretmendim. Beş sınıf bir arada okutulacak ve tam 69 öğrencim olacaktı.
Asıl macera köye ulaşmaktı. Babam, Tavşanlı’dan Kütahya istikametine giden akşam trenine bineceğimizi, ilk istasyon olan Güzelyurt’ta ineceğimizi öğrenmişti.
Yatsı namazına yakın istasyonda indik. Trenden inenler bir anda sağa sola ayrılan patikalara dalıp çalılıkların arasında kayboldular. Biz ise ne tarafa gideceğimizi şaşırmıştık.
İstasyon görevlisine sorduk. Çalılıklar arasına dalıp giden daracık bir patikayı göstererek, “Bi’ cigara içimlik yolunuz var” dedi.
Yürümeye başladık. Önce karanlıkta çalılıkların arasından aşağıya indik, sonra bir yamaca tırmanmaya başladık. Ayakkabılarımıza yapışan orman toprağı çamurlaştıkça ağırlaşıyordu. Ara sıra yükselen kızılçamların arasından, tarla kenarlarından geçiyorduk.
Babam, “Hâlâ ortada köy görünmüyor” dedi.
Dağın sırtını aşıp tatlı bir eğimle aşağı inmeye başladığımızda nihayet uzakta gaz lambalarının titrek, solgun ışıkları göründü. Çamurlar içinde köye girdiğimizde, karşılaştığımız bir köylü köy kurucusuna haber verdi. Az sonra iri yarı, uzun boylu görünen, “Deli İbraaam” lakaplı hoşsohbet bir adam çıkageldi.
Bizi köy odasının üst katına çıkardı. Koca bir güğüm su getirdi. Çamurlarımızı yıkayıp temizlenirken sobayı hafifçe yaktı, güğümde su kaynattı. Elindeki küçük çaydanlıkla dolaşırken dilinden ince nağmeler dökülüyordu:
- Çayımı demlendireyim, misafirlerimi dinlendireyim...