"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Zaruret, nereye kadar? -3-

02 Ağustos 2019, Cuma
Zarûret haramı helâl derecesine getirir.’ İşte şu kâide ise, küllî değil. Zarûret, eğer haram yoluyla olmamış ise helâl etmeye sebebiyet verir.

Yeni Said Döneminde Bediüzzaman’ın Zaruret Haline Bakışı

Yeni Said döneminde Bediüzzaman “Zarûretler haramı mubah kılar” kuralına ihtiyatla yaklaşır ve bu kuralın her sıkıntılı durumda kullanılamayacağına işaret eder. 

Bu kuralın kullanılamayacağı yerler şunlardır:

a. Haram yolla meydana gelen meşakkat zaruret hükümlerinden faydalanma hakkını doğurmaz: Bediüzzaman İçtihad Risalesi’nde bu hususta şöyle der: “İnne mâ’ddarûrâttü bîhu’l-mahzûrât kaidesi, yani, ‘Zarûret haramı helâl derecesine getirir.’ İşte şu kâide ise, küllî değil. Zarûret, eğer haram yoluyla olmamış ise helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa sû-i ihtiyarıyla, gayr-i meşrû sebeplerle zarûret olmuş ise, haramı helâl etmez, ruhsatlı ahkâmlara medâr olamaz, özür teşkil etmez. Meselâ, bir adam sû-i ihtiyârıyla, haram bir tarzda kendini sarhoş etse, tasarrufâtı ulemâ-i şeriatça aleyhinde caridir, mâzur sayılmaz…” 21

b. Şüpheli mallarda yapılacak harcamalarda zarûret miktarıyla iktifa etmek gerekir: İslâm hukukuna göre zarûret halinde haramın helâl sayılması mutlak değil, zarûret durumunu ortadan kaldıracak miktarla sınırlıdır. Mecelle’de bu husus “Zarûretler kendi mikdarlarınca takdîr olunur”  (md. 22) kaidesiyle ifade edilmiştir. Bediüzzaman, bu zamanda bazı kazançlara haram karışmış olduğundan bunların şüpheli mal olduğuna dikkat çekmiş, bu tür mallardan da ancak zarûret miktarınca istifade edileceğini ifade etmiştir: “Böyle acîb bir zamanda, şüpheli mallarda, zarûret derecesinde iktifa etmek lâzımdır. Çünkü, İnne’d-darûrete tükadderu bi-kaderihâ sırrıyla, haram maldan, mecburiyetle zarûret derecesini alabilir; fazlasını alamaz. Evet, muztar adam, murdar etten tok oluncaya kadar yiyemez. Belki ölmeyecek kadar yiyebilir. Hem, yüz aç adamın huzurunda kemâl-i lezzet ile yenilmez.” 22 

c. Sû-i istimaller ve alışkanlıklar sebebiyle ortaya çıkan ihtiyaç ve meşakkatler zarûret hükümlerinden istifade hakkını doğurmaz: Yeni Said döneminde Bediüzzaman’ın üzerinde en çok durduğu konulardan biri de aslında temel ihtiyaçlardan olmayan bir çok şeyin alışkanlık ve sû-iistimâller sebebiyle zarûret seviyesinde ihtiyaç haline gelmesidir. Bu tür ihtiyaçlar haram yollarla meydana gelen ihtiyaçlara benzediklerinden zarûret hükümlerinden faydalanma hakkını doğurmazlar.

d. Kötü âlimlerin ehl-i bid’a ve dinsizlere alet olarak verdikleri bazı fetvalar zarûrete dayandırılamaz: Bediüzzaman, namazda Fatiha’nın Türkçe okunmasına fetva verenleri bu konuya örnek gösteriyor: “Ehl-i ilhâda (dinsizlere) kapılan ulemâü’s-sû’ (kötü âlimler), milleti aldatmak için diyorlar ki: İmâm-ı Âzam, sâir imamlara muhalif olarak demiş ki: 

‘İhtiyaç olsa, diyâr-ı baîdede (uzak memleketlerde), Arabî hiç bilmeyenlere, ihtiyaç derecesine göre, Fâtiha yerine Fârisî tercümesi cevazı var’. Öyle ise, biz de muhtâcız, Türkçe okuyabiliriz?’

Elcevap: İmâm-ı Âzam’ın bu fetvasına karşı, başta âzamî imamların en mühimleri ve sâir on iki eimme-i müctehidîn, o fetvânın aksine fetvâ veriyorlar. Âlem-i İslâm’ın cadde-i kübrâsı, o umum eimmenin caddesidir; muazzam ümmet, cadde-i kübrâda gidebilir. Başka hususî ve dar caddeye sevk edenler, idlâl ediyorlar (saptırıyorlar). İmâm-ı Âzâm’ın fetvâsı beş cihette husûsîdir: Birincisi: Merkez-i İslâmiyet’ten uzak diyâr-ı âherde bulunanlara aittir. İkincisi: İhtiyac-ı hakîkiye binaendir. Üçüncüsü: Bir rivayette, lisân-ı ehl-i Cennet’ten sayılan Fârisî lisanıyla tercümeye mahsustur. Dördüncüsü: Fâtiha’ya mahsus olarak cevaz verilmiş: Tâ Fâtiha’yı bilmeyen namazı terk etmesin. Beşincisi: Kuvve-i îmandan gelen bir hamiyet-i İslâmiye ile, maânî-i mukaddesenin (mudakkes manaların), avâmın tefehhümüne medâr olmak (avamın anlayabilmesi) için cevâz gösterilmiş. Halbuki zaaf-ı imandan gelen ve menfi fikr-i milliyetten çıkan ve lisân-ı Arabîye karşı nefret ve zaaf-ı îmandantevellüdeden (doğan) meyl-i tahrip sâikasıyla tercüme edip, Arabî aslını terk etmek, dini terk ettirmektir.” 23 Fâtiha’nın Türkçe okunması için zarûret hali tahakkuk etmemiştir.

Ezan: Ezanın da Türkçe okunamayacağına dair Bediüzzaman şu açıklamayı yapar: “Mesâil-i Şeriattan bir kısmına ‘taabbudî’ denilir; aklın muhâkemesine bağlı değildir, emrolunduğu için yapılır. İlleti emirdir. Bir kısmına ‘mâkulü’l-mânâ’ (hangi maslahatı gerçekleştirmek için konulduğu akılla bilinen) tâbir edilir; yani bir hikmet ve bir maslahat var ki, o hükmün teşrîine müreccih olmuş; fakat sebep ve illet değil. Çünkü, hakikî illet, emir ve nehy-i İlâhîdir. Şeâirin taabbudî kısmı: Hikmet ve maslahat onu tağyir edemez, taabbudîlik ciheti tereccuh ediyor; ona ilişemez. Yüz bin maslahat gelse, onu tağyir edemez. Öyle de, ‘Şeâirin fâidesi, yalnız mâlûm mesâlihtir’ denilmez ve öylebilmek hatadır. Belki o maslahatlar ise, çok hikmetlerinden bir fâidesi olabilir. Meselâ biri dese: ‘Ezanın hikmeti Müslümanları namaza çağırmaktır; şu halde, tüfenk atmak kâfidir’ Halbuki o dîvane bilmez ki, binler maslahat-ı ezâniye içinde, o, bir maslahattır. Tüfenk sesi, o maslahatı verse, acaba nev-i beşer nâmına, yahud o şehir ahalisi nâmına, hilkat-i kâinatın netice-i uzmâsı ve nev-i beşerin netice-i hilkati olan îlân-ı Tevhîd ve rubûbiyet-i İlâhiyeye karşı izhâr-ı ubudiyete vâsıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?” 24 

Bediüzzaman “ulemâü’s-sû” tabir ettiği bu kişilerin görüşlerini şiddetle tenkid etmekle birlikte Risale-i Nur Talebelerini onlara hücum etmemeleri gerektiği konusunda şöyle uyarır: “Bununla beraber zamanın ilcaatı (zorlaması) ile zarûretler ortalıkta zannederek bazı hocaların bid’alara taraftarlığından dolayı onlara hücum etmeyiniz. Bilmeyerek ‘Zarûret var’ zannıyla hareket eden o bîçârelere vurmayınız. Onun için kuvvetimizi dâhilde sarf etmiyoruz. Bîçare, zarûret derecesine girmiş bize muhâlif olanlardan, hoca da olsa onlara ilişmeyiniz. Ben tek başıma daha evvel aleyhimdeki o kadar muarızlara karşı dayandığım, zerre kadar fütur getirmediğim, o hizmet-i îmâniyede muvafık olduğum halde, şimdi milyonlar Nur Talebesi olduğu halde, yine müsbet hareket etmekle onların bütün tahrîkatlarına, zulümlerine tahammül ediyorum.” 25 Ayrıca Bediüzzaman bid’alara fetva vermiş olsa bile bunlar arasında iyi niyetli olanları kollar ve bu zevâtın böyle davranmakla zararı dörtte bir oranında azalttıklarını ifade eder. Onun bu konudaki görüşünü en güzel şekilde o zamanki Diyanet İşleri Başkanı Ahmed Hamdi Akseki’ye yazdığı mektubundan anlamaktayız:

“Muhterem Ahmed Hamdi Efendi Hazretleri, Bir hâdise-i rûhiyemi size beyan ediyorum: Çok zaman evvel zatınız ve sizin mesleğinizdeki hocaların, zarûrete binâen ruhsata tâbî ve azîmetişer’iyyeyi bırakan fikirler, benim fikrime muvafık gelmiyordu. Ben, hem onlara, hem sana hiddet ederdim. ‘Neden azimeti terk edip ruhsata tâbî oluyorlar?’ diye Risâle-i Nûr’u doğrudan doğruya size göndermezdim. Fakat, üç-dört sene evvel yine şiddetli kalbime sizi tenkidkârâne bir teessüf geldi. Birden ihtar edildi ki: ‘Bu senin eski medrese arkadaşların olan başta Ahmed Hamdi gibi zatlar, dehşetli ve şiddetli bir tahrîbâta karşı ehvenü’ş-şer düsturuyla mümkün olduğu kadar bir derece bir kısım vazife-i ilmiyeyi, mukaddesâtın muhâfazasına sarfedip, tehlikeyi dörtten bire indirmeleri, onların mecburiyetle bazı noksanlıklarına ve kusurlarına inşallah keffâret olur’ diye kalbime şiddetle ihtar edildi. Ben dahi sizleri ve sizin gibilerini, o vakitten beri yine eski medrese kardeşlerim ve ders arkadaşlarım diye hakîki uhuvvet nazarıyla bakmaya başladım…” 26

Bediüzzaman’ın Ahmed Hamdi Akseki’ye yazdığı bu mektupta, kendisi zarûret hükümlerini kullanmaktan yana olmamakla birlikte, Akseki’nin bu yolla tehlikeyi dörtten bire indirdiğini ifade etmesi de önemlidir. Şu halde ona göre bazı iyi niyetli âlimlerin belli sınırlar içinde zarûret hükümleriyle amel etmesinde önemli faydalar vardır. Bediüzzaman’ın bu hususta daha çok korktuğu kişiler ulemâü’s-sû diye tabir ettiği ilmini kötüye kullanan kişilerdir.

e. Zarûretler asgarî miktarda kullanılmalı: Bediüzzaman Yeni Said döneminde meşrû zarûretleri dahi kullanırken aşırı gitmeyip zarûret derecesiyle iktifa etmeyi tavsiye ediyor: Bediüzzaman, ezanın Türkçe okunmasının emredilmesi ve insanların buna zorlanmasından sonra dahi bu konuda yapılacak bir şeyin olduğunu söyler: “Minareye çıktığın vakit, kendi duyacağın kadar ezanın aslını oku; aslî ezanıbitirdikten sonra onların istediklerini söyle. O zaman zarûretten dolayı, ezanın aslını okumuş ve tercümesini de duyurmuş olursun.” 27 Bir doktor nâmahreme bakabilir, bir vaiz bakamaz: “Bir tabip, doktorluk noktasında bir nâmahremin uzvuna bakar ve zarûret olduğu vakit ona gösterilir, hilâf-ı edeb denilmez. 

Belki edeb-i tıb öyle iktiza eder denilir. Fakat o tabip recûliyet unvânıyla (bir erkek olarak), yahut vâiz ismiyle, yahut hoca sıfatıyla o nâmahremlere bakamaz, ona gösterilmesini edeb fetvâ veremez. Ve o cihette onagöstermek, hayâsızlıktır.” 28 

f. Kullanılabilecek zarûretler: Bediüzzaman’a göre diş dolgusu kullanılabilecek zaruretlerdendir. Bu konuda kendisine sorulan bir soruya şöyle cevap vermiştir: “1932 tarihli sualinize şimdilik etrafıyla cevap veremiyorum. Fakat bu mesele ile münasebetdar bir-iki mesele-i şeriatı icmalen yazıyorum. Şöyle ki: Abdest vaktinde ağız yıkamak farz değil, sünnettir. Fakat gusül hengâmında ağzını yıkamak farzdır. Az bir şey de yıkanmadık kalsa olmaz, zarardır. Onun için dişleri kaplama lehinde ulemâlar fetvâ vermeye cesaret edemiyorlar. İmâm-ı Âzam ile İmâm-ı Muhammed (Radıyallâhüanhümâ) gümüş ve altından dişlerin yapılmasına fetvaları, sabit kaplama hakkında olmamak gerekir. Halbuki bu diş meselesi umûmu’l-belvâ 29 suretinde o derece intişarı var ki, ref ’i (kaldırılması) kabil değil. Ümmeti bu belvâ-yı azîmden (büyük belâdan, sıkıntıdan) kurtarmak çaresini düşündüm, birden kalbime bir nokta geldi. Haddim ve hakkım değil ki, ehl-i içtihadın vazifesine karışayım, fakat bu umûmu’l-belvâ (kaçınılması zor ve imkânsız durum) zarûretine karşı, fetvalara taraftar olmadığım halde diyorum ki: Eğer mütedeyyin bir hekîm-i hâzıkın (mütehassıs dindar bir doktorun) gösterdiği ihtiyaca binaen kaplama sureti olsa, altındaki diş ağzın zâhirinden (dışı olmaktan) çıkar, bâtın (ağzın içi) hükmüne geçer. Gusülde yıkanmaması guslü ibtal etmez. Çünkü, üstündeki kaplama yıkanıyor, onun yerine geçiyor. Evet, cerîhaların üstündeki sargıların zarar için kaldırılmadığından ceriha yine yıkanması, şer’an o yaranın gasli (yıkanması) yerine geçtiği gibi, böyle ihtiyaca binaen sabit kaplamanın yıkanması dahi dişin yıkanması yerine geçer, guslü ibtal etmez. Madem ihtiyaca binaen bu ruhsat oluyor. Elbette yalnız süs için, ihtiyaçsız dişleri kaplamak veya doldurmak bu ruhsattan istifade edemez. Çünkü, hatta zarûret derecesine geldikten sonra böyle umûmu’l-belvâda eğer bilerek sû’i-ihtiyarıyla olsa, o zarûret ibaheye (mubah olmasına) sebebiyet vermez. Eğer bilmeyerek olmuş ise, zarûret için elbette cevaz var.” 30 Bediüzzaman diş dolgusu konusunda soru sorana zarûret prensibine dayanarak sınırlı derecede de olsa fetva vermiş olmakla birlikte kendisi bu yola başvurmamıştır.

Dipnotlar:

21- Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, Almanya baskısı, 1993.

22- Nursî, Lem’alar, s. 146.

23- Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbât, Almanya baskısı, 1994, s. 420.

24- Nursî, Mektûbât, s. 385-386.

25- Nursî, Emirdağ Lâhikası, s. 456-457, (Mektup: 448).

26- Nursî, Emridağ Lâhikası, s. 258, (Mektup: 323).

27- Necmettin Şahiner, Son Şahitler II, s. 28.

28- Bediüzzaman Said Nursî, Lem‘alar, Almanya baskısı, 1994, s. 59.

29- Kaçınılması zor veya imkânsız durum.

30- Bediüzzaman Said Nursî, Barla Lâhikası, Envar Neşriyat, İstanbul 1996, s. 277-278.

Okunma Sayısı: 1188
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı