Günümüzde ya da daha çok son zamanlarda İslâm dünyası ve Müslümanlar umumî anlamda ‘insan hakları’ imtihanını verebilmiş değiller.
Elbette ‘hak, hukuk ve adalet’ için hayatını feda edenler de vardır, ama bunlar istisna olarak kalmış sayılır.
İstanbul eski Müftülerinden Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, “‘Dindarlar’ neden insan hakları savunucusu olamadılar?” başlıklı bir yazıda konuyu gündeme taşıdı. Elbette konu hassas olduğu için Prof. Dr. Çağrıcı, yazısının daha ilk girişinde şu notu düşmek ihtiyacı hissetmiş: “(...) Şu halde ‘Müslüman dünyanın insan hakları konusunda sorunları var’ dediğimizde, bundan, Müslüman olmayan toplumlarda insan hakları sorunlarının bulunmadığını iddia ettiğimiz sonucunu çıkarmak mantıken yanlış, ahlâken haksızlık olur. [Bu konuda Gazze soykırımı turnusol işlevi gördü.] Yazımı, bunu aklınızda tutarak okuyun lütfen.”
Prof. Dr. Çağrıcı, yazısını şöyle sürdürmüş: “Bir aydan fazla bir zaman önce Meclis’te ana muhalefet partisinden bir milletvekili, bazı iktidar yakınlarının yüksek maaşlı kadrolara atamalarının yapıldığını belirtip, buna ilişkin örnekler vermiş; ardından da ‘Sınavsız, mülâkatsız işe alıyorsunuz, hiç utanmıyor musunuz?’ diye -üslûp yönünden çirkin- bir soru sormuştu. İktidar partisinin Grup Başkan Vekili olan bir bayan da haklı olarak bu üslubu eleştirmiş; fakat bu iddiayı yalanlamak veya böyle uygulamalar varsa makul gerekçesini söylemek yerine, ‘Evet utanmıyoruz; yaptığımız işten gurur duyuyoruz. Neden utanalım!’ demişti. Pek çok benzerleri gibi bu bayanın cevabı da şu sıralar gündemin baş sıralarında yer alan ‘dindar olan insan iyidir’ yargısının toplumumuzda neden zayıfladığının cevabını veriyor ve özellikle siyaset ahlâkının son yıllarda iyice dibe vurduğunu gösteriyor. (...) 28 Şubat [1997] sürecinin o kara günlerinde o günün zalimleri de bu bayan ve benzerleri gibi yaptıklarından ‘utanmadıklarını, gurur duyduklarını’ söylüyorlardı. Dindar kimliğiyle bildiğimiz bu bayan ve diğer dindarların 28 Şubatçılardan bir farkı olmalıydı. (...) Bu şekilde inşa edilmiş bir zihin ve vicdan yapısına sahip olanlardan, 250 sene önce ‘Senin düşüncelerine katılmıyorum ama düşüncelerini savunma hakkını sonuna kadar destekleyeceğim’ diyen bir Voltaire [Fransız yazar ve filozof] beklemek gerçekçi olmaz; tıpkı militan laikçilerden dindarlar lehine böyle bir hak savunuculuğu beklemenin gerçekçi olmadığı gibi. (...) Bu yapıyı değiştirmenin yolu eğitimdir.” (karar.com, 21 Ocak 2026)
Çağırıcı, “‘Dindarlar’ neden insan hakları savunucusu olamadılar?” sorusunu da özetle şöyle cevaplandırmış: “Kur’ân’da hadislerde ve diğer İslâmî birikimde modern çağın beklentilerini karşılayan bir ‘insan hakları’ standardı belirlemeye alt yapı oluşturacak bol miktarda referans kaynağı vardır. Ancak Müslümanlar, çoğunlukla, kendi kaynaklarını, bu çağın insanı olarak değil de bin yıl öncesinin insanı gibi okudukları için kaynaklarından yararlanma bilincini de geliştiremiyorlar.”
“Kul hakkı”na bu kadar önem veren bir inanç sistemi, adaletsizliklere susmaya fetva vermez ki. Geldik yine ‘eğitim sistemi’ne dayandık. İslâm dünyasının ve Müslümanların ‘insan hakları’ imtihanı devam ediyor. “İslâma layık doğruluğu” yaşarsak bu imtihanı kazanabiliriz ve kazanmalıyız.