Her hayat sahibi, ayine-i Samed olduğu için hayatın devamlılığını ve hıfzını en büyük gaye edinecek şekilde yaratılmıştır.
Bebeğin anne karnındayken ve anne karnından çıktığı andan itibaren en büyük iştiyakı ve duygusu, hayata tutunmaktır. Hatta rızkı olan süte dahi haya- tının hıfzı için şevk ile müteveccih olur. İnsanın bu ihtiyaç ve tutkusu çocukluk ve yetişkinlikte de farklı farklı şekillerde tezahür etmeye başlar. Bedenin hıfzı ile birlikte ruhun, kalbin, aklın, fikrin, istidatların hıfzı ve aslında “bir antika sanat olan insanın” tek ve biricik oluşunun hıfzı kendini gösterir. İnsan kendini, özelini, ehadiyet tecellilerini korumak ister. “Aynılaşmaya” en büyük direnci insan denen varlık gösterir. Hayvanın böyle temayülleri yoktur. Sosyal hayatta dahi bir “sürü” mantığı içine girmek istemez insan. Birlikteliğin içerisinde dahi kendine özel olanı korumak ister. Hatta adalet-i mahzanın dahi temel noktası insanın o biricik hakkıdır ve böyle özel yara- tılmış insan için özel bir mahkeme kurulacaktır. Böyle özel yaratılmış bir insan için hayat-ı içtimaiyede onu koruyacak bir sistem olmak zorundadır. Böyle özel yaratılmış bir insan için özel mürebbiler ve uyarıcılar olmak zorundadır. Bu özel oluş, insanın fıtratına kodlanmıştır. Bu yüzden kendine dönüp bakan insan, yaratıcısının da tek ve biricik olduğunu anlar.
Fıtrat böyleyken ve bunu isterken, insan kendi fıtratını yok sayan beşerî sistemlerin içerisinde önce bir müddet varlık mücadelesi verir, başaramaz ve bu başarısızlığı kendine unutturmak için sistemi önce sevmeye başlar sonra övmeye başlar ve etrafındakileri de bu sisteme dahil etmek için uğraşır. İşte hak dinler beşerin bu zalim sistemlerinden, insanı çekip kurtaran rahmet ve inayetlerdir. Din, insana ait olanı insana teslim eder. İnsanı insanın boyundurluğu ve istibdadından kurtarır. İnsan var oldukça zalim beşerî sistemler var olmuştur ve hak dinler sadece insanın ahiretini değil bu dünyasını da insana layık ve uygun hale getirmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’in hem kesrete hem de tek tek insana hitap ediyor oluşu onun mu’cizelerinden biridir. Fıkhın bu denli ayrıntılı ve kapsamlı oluşu da yine insanın bu hakikati içindir.
İnsanın fıtrî bir hakikati onun özel oluşudur. Beşerî sistemler insan fıtratına yaklaştıkça başarılı olur. Hatta kural ve sınırlamalar dahi keyfe ve nefse değil insanın bu hakikatine bina edildiğinde ancak uygulanabilir ve sürdürülebilir olur. Avrupa ve Japonya gibi toplumlar kural ve sistemlerini, vatandaşının değerli oluşu üzerine bina eder ve bu hakikati ıskalamadığı için nisbî olarak başarılıdır. Aynı mantıkla Müslüman toplumlara dayatılan “Sen değerli değilsin” algısı da tam ters bir etkiye sebep olur. Kendi bireyini değerli görmeyen toplumda ne adalet gelişir ne de hayat standartları iyileşir. Neyi koparsam kârdır mantığı işlemeye başlar. Bir başkasının hakkı fırsat buldukça çiğnenmeye müsaittir. Bazılarının iyi yaşayabilmesi için daha az değerli olanlar(!) kötü bir hayata terkedilir.
İçinde bulunduğumuz ve dahil olduğumuz her sistemi bu mihenkle tekrar değerlendirebiliriz. Bu kurum aile, okul, iş ortamı vs. olabilir. İnsan pahasına, insanı yok sayan hiçbir kurum insaniyete layık değildir.