"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Tekvini ve teşrii kanunlara kulak tıkıyoruz

Hüseyin Kıymık
10 Şubat 2024, Cumartesi
Tüm bu tekvini ve teşrii kanunlara karşı biz ne yapıyoruz? kulaklarımızı bu emirlere tıkayarak tam fay hatlarının üzerlerine yüksek binaları sanki Allah’ın bu kanunlarına karşı isyan edercesine yapıyoruz.

DİZİ - 5: DEPREMİN ELBİSTAN’I VE ELBİSTAN’IN SELİM’İ 

Kur’an-ı Kerim; önceki peygamberlerin kavimlerinin başlarına gelen bazı felaketleri zikreder, ta ki ibret ve ders alınsın diye…

Nuh Aleyhisselamın kavminin başına gelenleri, Musa Aleyhisselamın, İbrahim Aleyhisselamın, Ad ve Semud kavimlerinin başlarına gelen felaketleri bir bir anlatmış. Bunlar tarihî birer bilgi olsun diye zikredilmemiş.

İsyankarlığın, itaatsızlığın, kul hakkına girmenin, zalimliğin, adaletsizliğin, haksızlığın ve daha bunlar gibi daha pek çok çirkin amellerin cezasız kalmayacağının işaretlerini vermiş.

Bu teşrii kanunlar ise kısaca şunlardır. Namaz, oruç, zekat ve hac gibi emirlerin yanında; zina, kumar, hırsızlık, katl ve içki gibi nehiylerdir. Kitap ve hadislerle belirtilen daha pek çok ahlaki kurallardır.

Şimdi gelelim tekvini kanunlara. Bu kanunlara Kur’an sünnetullah der. Bilim adamları ise tabiat kanunları diyor. Bu kanunlara uymada inançlı veya inançsız farketmez. Uyan mükafatını ve uymayan da cezasını hemen görür, ahirete kalmaz.

Bu kanunlar genelde varlıklardaki bir kısım özelliklerdir. Ateşin yakması, suyun boğması, taşın ve demirin sertliği, çekme ve itme kanunları gibi bilimin keşfettiği veya daha keşfedemediği eşyadaki pek çok kanunlardır.

Allah bilimin lisanıyla yer kabuğunun bazı yerlerine fay hatları koydum, diyor. Fay hatların yapacağı tahribatları gösteriyor. Sakın buralara uygun olmayan binaları dikmeyin, önce araştırın, o yerlerin özelliklerine göre yapın, işi ehline verin ve sağlam yapın diyor.

Teşrii kanunlarıyla da tekvini kanunlara uymaya destek vererek, dikkat edin, işinizi yaparken kul hakkına girmeyin, rüşvet alıp vermeyin, hırsızlık yapmayın, diyor.

Tüm bu tekvini ve teşrii kanunlara karşı biz ne yapıyoruz, kulaklarımızı bu emirlere tıkayarak tam fay hatlarının üzerlerine yüksek yüksek binaları Allah’ın bu kanunlarına karşı isyan edercesine yapıyoruz.

Malzemelerden çalıyoruz, vazife tevdiinde liyakat aramıyor, kendimize mutlak itaat edecek yakınlarımızı önemli makamlara getiriyoruz, onlara emirler vererek kontrollerdeki eksikliklere göz yumduruyoruz. Rüşvet verenlerin usulsüz binalarına ruhsat veriyoruz. İki kat yapılması gereken yerlere on kat çıkmaya göz yumuyoruz…

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi beş altı senede bir imar afları çıkararak, çürük binaları bile hiç kontrol etmeden ruhsat veriyoruz. Bu sakat işlerden topladığımız rüşvet gibi paralarla övünüyoruz.

Felaketi yaşayınca da işi kadere havale ederek suçlanmaktan kurtulmaya çalışıyoruz. Hangi amellerimizle kadere fetva verdirdik diye hiç düşünmüyoruz. Sorgulanmasını bile istemiyoruz.

Şimdi gelelim depremin diğer yüzüne: Dinimize göre; dünyamız hareket ve zelzelesinde kesinlikle vahiy ve ilhama mazhardır. Allah’ın emriyle hareket eder ve titrer.

Biz Müslümanlar şuna inanırız ki; sinek bile kanadını Allah’ın izni olmadan oynatamaz. Nasıl olur ki; yüz binlerce insanın ve milyonlarca hayvanın ölümlerine sebep olan ve böylesine korkunç yıkımları netice veren hadise veya hadiseler Allah’ın izni ve müsadesi dışında olsun...

Allah’ın yarattığı her şey hayırdır ve güzeldir. Hatta şeytanın yaratılması bile hayırdır. Ancak insan onu cüz’i iradesiyle kendisi hakkında hayra ve şerre çevirir. Ateşi yaratan Allah’tır. Sen elini içine sokarsan elini yakar ve sen yaratılması kesin hayır olan ateşi kendi hakkında şer etmiş olursun. Yağmuru yaratan Allah’tır ve mutlak hayırdır, fakat sen yağmurlu havada tedbirsiz bir şekilde dışarı çıkar ve ıslanırsan o zaman o nimeti kendi aleyhinde şer yaparsın.

Allah adalet sahibidir, zulmetmez. Hikmet sahibidir, abes iş yapmaz. Rahimdir, acımasızlık yapmaz.

O zaman bu tür felaketlerin başa gelmesinin nedenini sorgulamamız gerekmez mi?

Tabiiki işin kaderî yönünü göz ardı etmememiz gerekir. Kader demişken kısaca bunun üzerinde de duralım. Sana vereceğim kitapta kader konusu da çok güzel  anlatılmış, inşaallah faydalanırsın.

Kader, plan ve programdır.

Kainatta olan bütün hadiseler bir plan ve program dahilinde meydana gelir. Biz bile yaptığımız tüm işlerin önce bir planını ve programını yapmıyor muyuz? Tüm bitkilerin tohumları, çekirdekleri ve bazı hayvanların yumurtaları birer kader programıdır. İçlerinde yazılanlar toprağın içinde nasıl da şekilleniyor, sen o kaderî yazıları göremiyor ve okuyamıyorsun ama inkar da edemiyorsun…

Sen irade-i cüziyenle o tohumlara ve çekirdeklere gerekli olan basit bazı işlemler yapınca o tohum ve çekirdeklerden Allah o muhteşem ağaçları ve görkemli bitkileri yaratır. Sen üzerine düşeni yapmaz ve bu hususta iradeni kullanmazsan onlar odun olurlar ve çürürler. Bunu yapan da Allah’tır, ancak bu işlemleri senin cüzi iradene bağlamıştır.

Depremi Allah’a vermez de tesadüfe, sebeplere veya tabiata verirsek, o zaman deprem mağdurlarına büyük bir haksızlık ve zulmetmiş olmaz mıyız?

Depremin -haşa- Allah ile bir ilgisi yok, onun emriyle olmamış dersek, o zaman ölenler pisi pisine öldüler ve yok oldular, malları da yerle yeksan oldu diyeceğiz, öyle mi?

Böylesine zalim bir anlayıştan yer ve gök titrer. Bu ise, depremin verdiği acılardan bin beter acı içinde bir acıdır. Hangi vicdan sahibi böyle bir anlayışı kabul eder?

Depremin maddi yönü üzerinde durduk, tekrar aynı konuya dönmemize gerek yok..

Depremin manevî yönünü şöyle değerlendirebiliriz:

Rabbimiz biz kullarını imtihan ederken yanlış yollara saptığımızda zaman zaman bizleri ikaz eder. Bu uyarılar sürüden ayrılıp zarara giden bir koyuna dönmesi için çobanın attığı bir taş gibidir. O taşın, tehlikeli yoldan hemen dön, anlamında olduğunu koyun hisseder ve döner.

Bu felaketlerde yanlışlardan dönmemiz için Allah tarafından bize atılan ikaz taşları olamaz mı?

Kainatın ve içindeki tüm varlıkların yaratıcısı olan Allah’ı inkar eden, yokluğunu iddia eden, emirlerine karşı savaş açanlara, kendisine verilen sayısız nimetlere karşı nankörlük yapanlara, bunlara sessiz kalarak bir şekilde destek verenlere bir ikaz olamaz mı?

Toplumu ayakta tutan aile hayatı yok oluyor, zina, hırsızlık, adaletsizlik, kul hakkını gasp, liyakatsızlık, peki bunların hiç mi karşılığı olmayacak? Elbette olacak.. İşte bazen böyle bu ikazlar çok ağır da olabiliyor.

Neden kendimizde bir hata görmüyoruz? Şeytan ve uşağı olan nefis kişiye hatasını göstermez.

Çünkü o da bilir ki, kul hatasını görürse, yaptığından pişman olur, tevbe eder ve asıl vazifesine döner. Bu şeytanın ve avanelerinin işlerine gelir mi? Elbette gelmez, onun için bu türlü felaketlerin Allah’la olan bağını koparmak istiyorlar.

İnsanlığa Korona felaketi geldi, uyanmadı. Kuraklık oluyor uyanmıyor, uyanmamak içinde bunlara fenni bir nam takarak geçiştirmek istiyor, zelzele gibi daha büyük felaketlerle sarsılıyoruz, hala uyanmayacak mıyız?

Bu tür felaketlerin tesadüfe havalesi aynı zamanda insan haklarına da bir saldırıdır. Neden?

Şöyle düşünelim:

Birisi karşısındakini bir tabanca ile katlediyor, sen ise bu adamı kimin ve neden öldürdüğünün üzerinde hiç bir araştırma yapmıyorsun ve diyorsun ki, adamı öldüren bu kurşun namludan şöyle çıktı, böyle çıktı, bu adamın ölümü de bu tabancadan ve ondan çıkan şu kurşundan ve görünen şu tetikten dolayıdır, diyorsun.

—DEVAM EDECEK—

Okunma Sayısı: 1164
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı