"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

İmana hizmet en büyük hizmettir

Hüseyin Kıymık
08 Şubat 2024, Perşembe 14:47
“O konuştukça imansızlığın ne korkunç bir şey olduğunu, kişiyi bu dünyada dahi nasıl yaktığını adeta gözlerimle müşahede ettim. İmana hizmetin en büyük hizmet olduğunu bir kez daha yaşadım.”

DİZİ - 3: DEPREMİN ELBİSTAN’I VE ELBİSTAN’IN SELİM’İ 

Doktorumuz anlatıyor:

Hastanemiz üç yüz yataklı bir devlet hastanesidir. Depremden çok hafif hasar aldı. Uzun zamandır bu hastanede uzman doktor olarak çalışıyorum.

Depremin ilk günü çok büyük bir felâket yaşadık. 6 Şubat’ın erken saatlerinden itibaren personelimizin pek çoğu acilen geldi. Gelemeyenler ise depremzede olmuş arkadaşlarımız.

Hastanemize gelen yaralıların sayısı devamlı artmakta. Yataklarımız yetmiyor. Sedyeleri ve koridorları yatak haline getiriyoruz. Acılar içinde bağıranlar. Kimisi kendi canının derdinde. Kimisi kendini unutmuş oğlunu ve kızını sormakta. Kimisi de yaşlı anne ve babasını aramakta. Sanki haşir meydanı.

Elimiz ayağımız bir birine karışıyor. İlk önce hangisine koşalım. Hepsi acil. Pek çoğu yoğun bakımlık. Kafa travması, göğüs bölgesi travması geçirenler. Ciddi kanamalar, ağır kas ezilmeleri, kemik kırıntıları ve hatta uzuv kayıpları.

Üç yüz yataklı hastanede birden iki bin beş yüzü geçik yaralı. Devamlı da artmakta. Zaman geçtikçe kendimizi toparlamaya ve müdahaleleri yetersiz sayıdaki personelimizle bir düzene koymaya çalışıyoruz.

Bu vaziyette bir kaç gün geçti. Hastalarımıza yetişmekte çok zorluk çekiyoruz. Uzaktan gelmeye başlayan doktorlarımız ve personelimizin büyük yardımı oldu. İlaçlarımız eksilmişti. Ağrı kesiciler, antibiyotikler, serumlar ve kan torbaları kalmamıştı. Gönderilen ilaç yardımları çok şükür eksikleri kapatmaya başladı.

Depremin üçüncü günü... Hemşire Nurgül hanım bir şikâyetle geldi.

“Hocam! İki yüz on ikinci odada Selim Kartal isimli, üniveriste mezunuymuş bir deprezedemiz var. Ağır yaralı. Ciddi kanamaları var. Bacak kasları ezik. Depremde hem annesini hem de babasını kaybettiği gibi iki kardeşini de kaybetmiş. Tedaviye itiraz ediyor. Bağırıp çağırıyor. Diğer hastaları da rahatsız ediyor. “Allah’ım yardım et!” diye inleyen hastalara hakaretler yağdırıyor. İdare etmekte zorluk çekiyoruz.”

“Tamam kızım ben onunla özel ilgileneceğim” dedim. Gecenin geç saatinde yanına vardım.

“Merhaba Selim bey!”

“Merhaba...”

“Seninle biraz konuşalım mı?”

“Ne konuşacağız?”

“Bilmem, ne istersen. Tabiîki burada konuşamayız. İstersen görevliler seni yatağınla beraber benim odama getirecekler, orada rahat rahat konuşuruz.”

“Tamam” dedi.

Selim odama getirildi, kendisine tekrar “Geçmiş olsun” dedikten sonra:

“Biraz sabır, bu da geçecek. İnanıyorum ki Rabbim biz doktorları sebep yaparak sana şifa verecektir.” Selim’in birden rengi ve yüz hatları değişti..

“Doktor! Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Var mı ki öyle biri? Benim annem, babam ve iki kardeşim öldü, yok oldular. Onlardan ebedî olarak ayrıldım. Bir daha hiç birisini görmeyeceğim. Vakıa ben de yok olacağım. Toprak olacağım. Tüm yakınlarım ve sevdiklerim idam oldular. Ben de o sehpaya doğru yaklaşıyorum. Şu an bu depremde ben bunları yaşıyorum. Sen bana bir iyilik yapmak istiyorsan bir iğne yapıver de hemen yok olayım. Bu acıları devamlı çekme durumunda kalmayayım.” 

Hiçbir şey söylemeden kendini dikkatlice dinledim. İçini iyice boşaltmasını istedim. Ben onu samimane dinledikçe o da rahatça konuşuyor ve derdini anlatıyordu.

O konuştukça imansızlığın ne korkunç bir şey olduğunu, kişiyi bu dünyada dahi nasıl yaktığını adeta gözlerimle müşahede ettim. İmana hizmetin en büyük hizmet olduğunu bir kez daha yaşadım.

Kendisine:

“Selim! Seninle konuşacağımı ve seni dinleyeceğimi söylemiştim. Bak! Ben seni dikkatlice dinledim. Sen medenî bir insansın. Hem de fen fakültesini bitirmişsin. Ne olur şimdi de sen beni iyi dinle! Her söylediğimi kabul etme zorunda değilsin! Aklını kullan! Düşün ve sorgula! Varsa itirazlarını kesinlikle yap!

“Şimdi boynumda asılı duran şu steteskopa bir bakalım! Bu alet René isimli bir Fransız hekim tarafından Paris’te 1816’da icat edilmiş. Vücut içindeki sesleri dinlemeye yarar. Bu alet şu an biz hekimlerin vazgeçilmez bir parçası gibi... Biri çıksa dese ki; bu alet Dr. René tarafından icat edilmemiş, rastgele kendiliğinden tesadüfen meydana gelmiş veya değişik akılsız şuursuz sebeplerin müdahalesiyle oluşmuş. Ya da tabiî bir alettir, tabiat yapmıştır, tabiatın bir gereğidir. Böylesine bir iddia; öncelikle büyük bir emeğin, gayretin ve birikimin sahibi Dr. René’ye şuursuzca bir hakaret ve aynı zamanda o harika aleti hafife almak olmaz mı? Benim o saçma sapan iddianın sahibi adama şöyle demeye hakkım yok mu; Arkadaş burada biraz dur bakalım... Bir defa bu alet, basit bir alet değil, çok kıymetli ve sanatlı bir şey.. Bu alet yokken biz hekimler hastalıkların teşhisinde büyük zorluklar çekiyorduk.. Doktor René’yi nasıl inkâr edebiliriz? Bu büyük bir saygısızlık, nankörlük ve kadirbilmemezlik olmaz mı?

“Kendisi hem iyi bir araştırmacı ve hem de çok değerli bir uzman doktordur. Doktor René, hastanın vücudundaki sesleri dinleyebilmek için bütün maharetini kullandı. Gecesini gündüzüne kattı ve bu aleti icat etti. Aletin herbir parçasının ayrı bir özelliği var. İncelendiğinde her bir parçasının yapımı da ayrı bir ihtimam ister, bilgi ister, akıl ister, donanım ister, parçaları yerlerine yerleştirecek  göz ister, gelen sesleri duyacak kulak ister, söyleyecek anlatacak dil ister, yapacak güç ister, istediği şekilde yapabilecek irade ister ve daha buna benzer pekçok şeyleri ister... Tüm bunlar olmadan bu aletin icadı mümkün değil.

“Şimdi birlikte düşünelim ve sorgulayalım; yukarıda saydığım tüm bu özellikler, hangi sebepte, hangi tabiatta ve hangi tesadüfte var? Diğer tüm aletleri buna kıyas et…

“Ben bir doktorum, insan vücudunu iyi bilirim. Basit bir inceleme neticesinde bile bak neler ortaya çıkıyor.

“İnsan vücudunda yirmi trilyon hücre var, herbir hücrenin yapımında son derece harika bir sanat var.

“Doksan altı bin kilometre uzunluğunda kan damarı var ve çok sağlam. Yetmiş beş kilometre  uzunluğunda sinirler var. Yedi metre ince bağırsak ve iki metre de kalın bağarsak var.

“Günde yüz bin kere atarak dokuz bin litre kan pompalayan bir kalp var. Her gün on bin litre hava alan ciğerler var.

“İki yüz adet kemik var.

“Her beş dakikada tüm vücudun kanını temizleyen iki böbrek var. Dakikada yüz bin mesaj alan ve gönderen bir beyin var.

“Beş yüz yetmiş altı megapiksel kalitedede görebilen iki göz var.

“Elli bin farklı kokuyu tanıyabilen bir burun var. Yüzlerce farklı frekanstaki sesleri duyabilen iki kulak var.

Daha bunlar gibi pekçok maddi ve manevi duygular ve organlar var.

Düşünebiliyor musun Selim! Bizim gibi dünyanın tüm doktorlarını bir araya getirsek, seni veya herhangi bir insanı, hatta onun en basit görünen herhangi bir parçasını dahi meydana getiremez.

“Vücudumuzda o kadar ince bir sanat, o kadar harika bir maharet var ki, şaşırmamak mümkün değil.

“Herbir zerremiz, öyle eşsiz bir ilimle yapılmış ki, hayran kalmamak da mümkün değildir.

—DEVAM EDECEK—

Okunma Sayısı: 1172
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı