Herkes şahsî dünyasında “sabır acıdır, ama meyvesi tatlıdır” atasözünün gerçekliğini yaşamıştır.
Maruz kalınan aksi bir davranış ya da haksız bir muamele insanı çileden çıkarmaya yetebilir. Nefsimize ne kadar zor gelirse gelsin, böylesi bir durumda sabır prensibine yapışıp tahammül gösterirsek sadece muhatabımız değil, en çok kârlı çıkan biz oluruz. Sabırsızlığımızın faturası ise gönül kırmalardan, çatışma ve kavgalara belki daha ileri boyutlarda olaylara götürebilecektir, bizi.
Sabır, durum ve şartlara göre olgun davranmak, tahammül etmek, sebat göstermek hoşgörülü olabilmektir. Geniş anlamıyla sabır kişinin kendisini sürece bırakması ve süreci iyi yönetmesinin adıdır. Sakin olmak, acelecilikten kaçınmak, olumsuzluklarla baş etmek, yerine göre affedici olmak sabrın ikizleri ya da çok yakın akrabalarıdır.
Sabrın zengin anlam kümesini düşündüğümüzde, genetik karakterimiz ne olursa olsun, insan olarak hepimizin yaratılışında “sabretme” özelliğimizin bulunduğu, dolayısıyla sabrın evrensel bir değer olduğu fikrine rahatça ulaşabiliriz. Şu kadar var ki kişilik özelliğimize ve içinde bulunduğumuz şartlara bağlı olarak bu özelliğimizi “aktif tutma derecesinde” farklılıklar ortaya çıkabiliyor. İşte büyük insaniyet olan İslâm; bu özelliğimizin, her şeyden önce, kendisi de “sabûr” olan Allah’tan kaynaklandığını ifade ediyor, ardından da bunu ilgili alanlarda geliştirmenin detaylarına işaret ediyor.
Kur’ân-ı Kerîm’de yüz civarında ayette sabra atıf yapılması İslâm’ın bu konuda ne kadar zengin bir altyapıya sahip olduğunu anlamaya yeter olmalıdır. Söz gelimi bir ayette, “Allah’ın, kullarını korku, açlık, yoksulluk, yakınların ölümü, ürün kaybı gibi musibetlerle imtihan ettiği” belirtildikten sonra “sabredenleri müjdele” buyruluyor (Bakara Suresi: 155). Bu suretle maddî ve manevî sıkıntılara karşı tahammülün alt yapısı inşa ediliyor. Resul-i Ekrem (asm) de bir hadisinde sabrın kişiyi acelecilikten ve olumsuzluktan koruyuculuğuna dikkat çekmek üzere, “sabır nurdur/ışıktır” (Müslim, “Taharet”, 1) buyuruyor. Çünkü, Üstad Bediüzzaman’ın belirttiği üzere Allah bu âlemde “vücud-u eşyada bir merdivenin basamakları gibi tertip va’z ettiğinden” sabırsız davranmak bu basamakları atlamak veya eksik bırakmak anlamına geliyor ve kişiyi maksadına ulaştırmaktan geri bırakıyor. Huzurun anahtarı olan sabır, bu açıdan bakıldığında aynı zamanda başarının da anahtarı oluyor.
Özetin özeti olarak işaret etmek gerekirse, İslâm; insanlar arasındaki ilişkilerde ortaya çıkan gerginlikler karşısında sabır göstermeyi “merhamet,” “af” “müsamaha” gibi dinin diğer bazı prensiplerine uymakla çözüyor. İnsanların en çok zorlandığı bela ve musibetler karşısında katlanma anlamındaki sabrı ise, bunların imtihan vesilesi olduğu, katlanan insanların ahirette büyük mükafatlara ulaşacağı müjdesi ile neticeye bağlayıp büyük bir teselli kapısı aralıyor. Allah’’ın emirlerine uymada ve günahlardan kaçınmada sebat etmek anlamındaki sabrı da yaratılış amacının gereği, insanın temel vazifesi, Yaratıcı’ya karşı kulun ubudiyetle mükellef olduğu temelinde vuzuha kavuşturuyor.
Peygamber Efendimiz (asm), çocuğunun kabri başında ağlayan bir kadına rastladı. Ona: ”Allah’tan kork ve sabret” buyurdu. Daha sonra aynı kadına: “Sabır dediğin, felaketle karşılaştığın ilk anda dayanmaktır” diyerek, sabrın nerede ve nasıl olması lâzım geldiği hususunu açıklamış oldu (Buharî, Cenaiz 32,43).
Sonuç olarak İslâm, “sabır” duygumuzu sağlıklı bir temele oturtuyor, onu güçlendirici ve hayata hâkim kılıcı altın tavsiyelerde bulunuyor!
Rabbimiz hepimizi, her konuda sabır ehli kılsın! Amin!