"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Kelime-i tevhidin işaret ettiği iman usûlü

Hüseyin Şahinoğlu
01 Şubat 2020, Cumartesi
Bilindiği gibi, “Allah’ın birliğini ifade eden söz” anlamına gelen kelime-i tevhid “lâ ilâhe illallah” cümleciğinden ibarettir.

Allah’ın birliği aynı zamanda insanlara resul göndermeyi gerektirdiği, son resul de Hz. Muhammed (asm) olduğu için bu ibareye eklenen “Muhammedün resûlullah” kaydı da pratikte kelime-i tevhidden sayılmıştır.

Kelime-i tevhidin orijinalindeki “Lâ ilâhe illallah” kavli “lâ ilâhe” ve “illallah” olmak üzere iki kısa ibareden oluşuyor. “Lâ ilâhe” ibaresi “hiçbir ilah yoktur”, “illallah” ibaresi de “ancak Allah vardır” manasına geliyor. Bu iki kısa ibare bir araya getirildiğinde, “hiçbir ilah yoktur, ancak Allah vardır” demek oluyor.

Türkçe’ye kelime-i tevhidin “Allah’tan başka ilah yoktur” şeklinde çevrilmesi yanlış olmamakla beraber, bu cümleciğin işaret ettiği imanî usûlü perdeliyor. Şöyle ki, bu kelimeyi tasdik ettiğini söyleyen bir mü’min önce “hiçbir ilah yoktur” diyerek varlıkların asla ilahlık vasfına sahip olmadığını, olamayacağını onaylayacak, ardından “illallah” diyerek gerçek ilahın “yalnız Allah olduğunu” tasdik etmiş olacaktır. İşte kelime-i tevhidin özgün ifadesi önümüze böyle bir usûl koyarken “Allah’tan başka ilah yoktur” biçimindeki tercüme bu usûlü yani metoda ilişkin prensibi göz ardı ettiriyor.

Vurgulamak gerekir ki, kelime-i tevhid bu iki ibaresiyle bize imanda usûl konusunda hayatî bir prensibi işaretliyor: Nefy ve ıspat, diğer bir ifadeyle red ve kabul. Yani insan önce baktığı, gördüğü, sebep ya da fail zannettiği şeyleri inceleyerek onların gerçek sebep ya da fail olmadığını fark ederek “reddedecek”, sonra da kendisi kâinat cinsinden olmayan, olmaması gereken mutlak bir varlığa intikal ederek tam bir kalbî güven içinde “illallah” diyerek ıspatta bulunacaktır.

Red ve kabule dayalı kelime-i tevhidin dikkat çektiği bu iman usûlünü biyoloji yahut anatomi ya da ilgili diğer bilim dallarının hayrete düşüren bulgu ve açıklamalarına girmeksizin, en basit ve yalın haliyle kendi var oluş gerçekliğimiz üzerinden somutlaştırmaya çalışalım: İsmimiz cismimiz yok iken, Kur’ân’ın tabiriyle “henüz anılmaya değer durumda değilken”- kendimizi -bilincimiz henüz gelişmemiş olsa da- annemizin karnında buluyoruz.

Süreç içinde bulunduğunuz yerde değil, ama dünyaya gelince lâzım olacak göz kulak gibi gerekli bütün organlara ve duygulara sahip kılınıyoruz. Ardından harika bir şekilde dünyaya gelip ihtiyaç duyduğumuz oksijeni içimize çekmeye başlıyoruz, sevimli ancak aciz, güçsüz bir bebek olarak.

Her şey o kadar güzel, planlı ve lehimize ki bütün ihtiyaç duyduğumuz şeyler birer birer en güzel şekilde karşılanıyor… Annemiz emrimize seferber oluyor… Gördüğümüz ilgi ve sevginin haddi hesabı yok… Günbegün büyüyoruz. Büyüdükçe beslenmemiz çeşitleniyor… Çok farklı ve güzel besinler alıyoruz. Giderek bilincimiz arttıkça çok güzel bir dünyada yaşadığımızı anlıyoruz... 

İşte kelime-i tevhidin ihtiva ettiği iman usûlü bize şunu fısıldıyor: Sen var olmanı, hayat bulmanı, ihtiyaçlarının karşılanmasını düşündüğünde, gördüğün sebep ve varlıkların gerçekte seni var eden ve varlığını devam ettiren gerçek sebep ve failler olamayacağını kesin olarak anla ve onların “ilah”lığını reddet, “bunlar benim sahibim, var edenim, ihtiyaçlarımı temin edenim değildir, olamaz” de. 

Yani “Lâ ilâhe” hakikatini fark et! Ardından, beni de her şeyi de en güzel şekilde var edip varlığını devam ettiren Birisi olmalı, O’nun bana mesajı olmalı, deyip vahye kulak ver, akıl ve insanî özelliklerinle O’nu varlıklardaki özelliklerden yola çıkarak tam bir güven ve itminan içinde tasdik et. Yani kısaca “illallah” de!

Evet, kelime-i tevhid imanda böyle bir usûle işaret ediyor. Bu usûlü uygulayarak kelime-i tevhidi tasdik eden bir mü’min hiçbir varlığı “ilah” olarak görmez, ama bütün varlığı O Mutlak İlah’a yani Allah’a delâlet eden yaratıklar olarak anlar, tasdik eder. Ve bu ikili süreç yani red ve kabul, tenzih ve tasdik hayat boyu devam eder. Mü’min “lâ ilahe” dedikçe nefy ve red, “illallah” dedikçe ıspat ve tasdiki gerçekleştirmiş olur! “Lâ ilâhe” demeden yani tefekkür edip yaşamadan “illallah” demek ise her zaman olmasa bile zaman zaman sebepleri, tabiatı yahut bazı merci ya da nesneleri bir bakıma “ilah” görmeye yani onlara ilaha mahsus özellikler vermeye, meselâ onlara tesir atfetmeye götürebilir bizi, Allah korusun.

Burada Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin 31. Sözün Birinci Mevkıf’ında şirki yani Allah’ın zât, sıfât ve fiillerinde hiçbir ortağı bulunmadığını temellendirirken takip ettiği usûlü hatırlamak gerekiyor. 

Üstad Hazretleri burada bir zerreden yola çıkarak güneş ve yıldızlara, bir hücreden insan bedeni ve nihayet bütün canlılara kadar hiçbir şeyin rablık, ilahlık, maliklik dâvâsında bulunamayacağını harika bir şekilde açıklıyor. Yani red ya da nefyi sonuna kadar gerçekleştiriyor, ama aynı zamanda bütün zerrelerden galaksilere kadar her şeyin, her şeyi gören, bilen, yaratan, irade eden ve idare eden Mutlak İlah’a yani Allah’a delâlet ettiğini ortaya koyuyor!

Rabbimiz kelime-i tevhidin işaret ettiği usûlü uygulayarak hakikî imanı elde eden ve sürekli olarak imanda terakki eden kullarından eylesin, hepimizi inşâallah..!

Okunma Sayısı: 817
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı