Modern bilimin ulaştığı bazı sonuçlar ile İslâm’ın asırlardır dile getirdiği hakikatler, aynı merkezde buluşmaktadır. Dil farklıdır, yöntem farklıdır; fakat işaret edilen gerçeklik aynıdır. Kâinat, insan şuurundan bağımsız, donuk bir sahne değil; bakışla, niyetle ve bilinçle ilişki kuran canlı bir anlam alanıdır.
Kuantum fiziğinin ortaya koyduğu “gözlemci etkisi,” bize şunu söyler: Gerçeklik, gözlemden önce sadece bir ihtimaller alanıdır; gözlemle birlikte belirginleşir.1 İslâm’ın niyet ve nazar hakikati ise benzer bir hakikati manevî zeminde ifade eder: İnsan, nasıl bakarsa öyle görür; hangi niyetle yönelirse, olayların manası da ona göre şekillenir.
Bilim, gözlemin fizikî sonucu etkilediğini söylerken; maneviyat, niyetin ve bakışın hadisenin mahiyetini değiştirdiğini bildirir. Bir kuantum deneyinde elektron, gözlemciye adeta “cevap” veriyorsa; ahlâk ve iman mesajlarında da kâinat, insanın iç dünyasına “cevap” verir. Bu ortak zemin bize şunu öğretir: Hakikat tek katmanlı değildir. Ne sadece maddedir, ne de yalnızca manadır. Hakikat, madde ve mananın birlikte okunduğu çok katmanlı bir bütündür. Birini dışladığımızda, resmi eksik görürüz.
Modern bilim anlayışında ideal insan, mümkün olduğunca tarafsız bir gözlemci olmaya çalışır. Deneyin dışında durur, müdahil olmamayı hedefler. Oysa meraklı bir bakışta insan, sadece gözlemci değil; şahittir. Şahit olmak, yalnızca bakmak değildir. Şahit; görür, anlamlandırır, değerlendirir ve gerektiğinde yön verir. Bediüzzaman, insanı, kâinatın manalarını okuyacak bir muhatap olarak tanımlar. Bu bakışta insan, evrene dışarıdan bakan biri değildir; evrenle birlikte anlam üreten bir özne hâline gelir.
Gözlemci, sahnenin kenarında durmaya çalışır. Şahit ise sahnenin içindedir. Bu durum, insanın sorumluluğunu da artırır. Artık insan sadece “olan biteni izleyen” değil; bakışı ve niyetiyle etki eden bir varlıktır. Her bakış, hikmet çizgisinde ya da dalalet çizgisinde bir iz bırakır. Böylece insan, Allah’ın mutlak kudreti altında ve O’nun izniyle, kendi küçük dünyasının ortak yazarı olur; hayırda da şerde de.
Kolektif Şuurun Gücü
Eğer tek bir gözlemcinin bakışı, atom altı bir parçacığın davranışını değiştirebiliyorsa; milyarlarca insanın ortak bakışı neleri değiştirebilir? Birlikte edilen bir dua, birlikte yönelinen bir niyet, tek tek yapılanlardan çok daha güçlüdür.
Hadislerde cemaatin bereketinden, bir araya gelen dillerin ve kalplerin faziletinden söz edilmesi tesadüf değildir. Manevî olarak birleşen kalpler, bir sinerji oluşturur. Bu sinerji, sadece metafizik bir beklenti değil; sosyal hayatta da karşılığını bulan bir gerçektir.
İnsanlık olarak “birlik şuuru” yakaladığımız anlarda mesela küresel iyilik hareketlerinde, büyük acılarda veya ortak umut anlarında farklı bir gerçeklik tecrübe ederiz. Dayanışma artar, beklenmedik kapılar açılır, imkânsız gibi görünen ihtimaller mümkün hâle gelir. “İnsaniyet-i Kübra,” bu yönüyle bütün varlığı tek bir beden gibi görür. O bedenin hücreleri olan insanlar aynı duyguda buluştuğunda, bu hâl kâinatın kaderine dokunan bir duaya dönüşür. Toplu hâlde edilen samimi dualar ve iyi niyetli çabalar, yalnızca kalpleri değil; hayatın akışını da dönüştürebilir.
Dipnot:
1- Saldı, M. H. (2025). A Heisenberg Uncertainty Principle-Based Volatility Approach for WTI Price Dynamics. Fiscaoeconomia, 9(4), 2169-2188.