Mi’rac söz konusu olduğunda en çok sorulan sorulardan biri şudur: “Bu kadar kısa sürede bu kadar büyük bir yolculuk nasıl mümkün olabilir?” Bu soru, çoğu zaman klasik zaman ve mekân anlayışına dayanır. Oysa modern bilim, bu anlayışın mutlak olmadığını açıkça göstermiştir.
Einstein’ın geliştirdiği görelilik teorisi, zamanın her yerde ve herkes için aynı hızda akmadığını ortaya koymuştur. Bir cisim çok yüksek hızlarda hareket ettiğinde, onun için zaman yavaşlar. Teorik sınır olan ışık hızına yaklaşıldığında ise zaman neredeyse durma noktasına gelir. Bu, ilmî bir varsayım değil; deneylerle ve teknolojik olarak doğrulanmış bir gerçektir. Bugün GPS sistemleri bile bu zaman farklarını hesaba katmadan çalışamaz.
Bu gerçeklik, Mi’rac’ın “bir gecede” gerçekleşmesini düşünmek için önemli bir zemin sunar. Elbette Mi’rac bir fizik deneyi değildir; ancak zamanın mutlak olmadığını bilen bir akıl için bu mucize artık “akıl dışı” olmaktan çıkar. İsra ve Mi’rac hadiseleri, klasik fiziğin mesafe ve katı madde algısını yıkan, kâinatın özündeki "bağlantılılık" ve "geçirgenlik" ilkelerini ders veren kozmik birer mu’cizedir.
Bu hadiseleri kuantum fiziği perspektifinden incelediğimizde, mesafelerin nasıl anlamsızlaştığına dair ilmî benzetmeler bulabiliriz. Klasik fizikte bir cisim, yeterli enerjisi yoksa bir engeli aşamaz. Ancak kuantum dünyasında "tünelleme" adı verilen bir durumla, bazı parçacıklar engelleri delmeden, adeta engelin diğer tarafında aniden belirerek aşabilirler. Bu geçiş güçle değil, ihtimalle ve parçacığın dalga benzeri yapısıyla gerçekleşir. Mi’rac’ta Hz. Muhammed’in (asm) gök katlarını birer birer aşması, bu "tünelleme" prensibine benzer bir şekilde varlık düzeyleri arası geçiş olarak değerlendirilebilir. Gök katları fizikî uzay tabakaları değil, ontolojik mertebelerdir. Nasıl ki tünellemede parçacık mesafeyi yürüyerek değil, boyutsal bir sıçrayışla geçerse; Peygamberimiz de (asm) mülk âleminden melekûtun üst mertebelerine İlâhî bir "tünelleme" ile yükseltilmiştir diyebiliriz.
Kuantum dolanıklık, birbirine bağlı iki parçacığın aralarındaki mesafe ne kadar büyük olursa olsun, sanki tek bir sistemmiş gibi anında etkileşime girmesidir. Einstein’ın "uzaktan hayaletimsi etki" dediği bu durum, evrenin en derin düzeyinde varlıkların birbirinden kopuk olmadığını gösterir. İsra’da Mekke ile Kudüs arasındaki mesafenin bir anda aşılması, "çok hızlı gitmekten" ziyade mesafenin, İlâhî irade ile hükmünü yitirmesidir. Modern teknolojide "kuantum ışınlanma" ile bilginin anlık iletişimi, bu durumun bilimsel bir izahıdır.
Risale-i Nur’da vurgulanan "hiffet" (hafiflik) ve "letafet" (latiflik) kavramları, ruhanî varlıkların maddî engellere tâbi olmadığını ifade eder. Maddî dünyada "kesif" ve aşılmaz olan engeller, daha latîf bir varlık düzeyinde geçirgen hale gelir. Mi’rac’ta kullanılan "Burak", şimşek manasına gelen ismiyle nuranî bir hıza ve madde-enerji dönüşümüne işaret eder.
Burak ve Refref de bu bağlamda bir yönüyle sembolik anlamlar taşır. Burak, maddenin letafet kazanmış hâlini; Refref ise neredeyse tamamen nuranî bir varlık mertebesini temsil eder. Risale-i Nur’da geçen hiffet ve letafet kavramları, bu incelmeyi ifade eder. Engel aşımı, kuvvetle değil; kesafetin azalmasıyla olur.
Işık hızı evrendeki en yüksek hız sınırı olsa da kütlesiz fotonlar için bu sınır bir varoluş biçimidir. Mi’rac mucizesi, Hz. Peygamber’in (asm) bedenî yoğunluğunun İlâhî bir lütufla incelerek "nuranî" bir hıza ve melekût âleminin letafetine bürünmesi hadisesidir. Bu dönüşümle birlikte zaman ve mekân kayıtları anlamını yitirmiş, adeta "şimşek ve hayal sür’atinde" bir seyahat mümkün olmuştur.