Mi’rac ve İsra mu’cizeleri, kâinatın sadece bizim beş duyumuzla algıladığımız üç boyutlu bir sahneden ibaret olmadığını, aksine çok katmanlı ve şuur odaklı bir yapıya sahip olduğunu ortaya koyan İlâhî derslerdir.
Kuantum fiziğinin en sarsıcı bulgularından biri şudur: Kuantum sistemlerinde ölçüm süreci, sonuçların belirginleşmesine yol açar. Çift yarık deneyinde parçacıklar, gözlemlenmediklerinde dalga gibi yayılırken, gözlemlendikleri anda parçacık formuna dönüşürler. Bu, hakikatin gözlemden bağımsız olmadığını gösterir. Mi’rac hadisesi bu yönüyle, en üst düzeyde bir şahitlik tecrübesidir. Hz. Muhammed (asm), sadece pasif bir yolcu değil, melekût âleminin hakikatlerini bizzat idrak ederek “şuhud” derecesine çıkaran muazzam bir varlık merkezidir. Kuantumda gözlem potansiyeli fiile dönüştürürken; Mi’rac’ta Peygamber’in (asm) şahitliği, İlâhî hakikatlerin müşahede edilmesini sağlamıştır. Bu hadise, Allah’ın mutlak “Basîr” ve “Alîm” sıfatlarıyla kâinatı her an nasıl kuşattığının ve dilediğinde kanunları nasıl yeniden şekillendirdiğinin bir nişanesidir.
Modern fizikte bazı teorik fizik modelleri (Sicim Teorisi gibi), evrenin algıladığımız 4 boyutun ötesinde 10 veya 11 boyutlu olabileceğini öngörmektedir. Bu ek boyutlar, duyularımıza kapalı olsa da varlıkları matematiksel olarak mümkündür. Mi’rac’taki “yedi kat sema” ve peygamber görüşmeleri, bu çok boyutlu yapı içinde farklı hakikat ve bilinç düzeyleri olarak yorumlanabilir. “Düzlemler Ülkesi” analojisinde anlatıldığı gibi; iki boyutlu bir dünyada yaşayan varlık için bir noktadan diğerine gitmek uzun bir yürüyüş gerektirirken, üçüncü boyutu kullanan bir güç o iki noktayı kâğıdı katlar gibi yan yana getirebilir. Mi’rac’da yaşanan da buna benzerlik gösterir: Mülk âleminde “binlerce yıl” sürecek mesafeler, üst boyutların sahibi olan Allah’ın tasarrufuyla “tek bir an” ve “tek bir adım” hükmüne geçmiştir.
Hiffet ve letafet, ruhanî varlıkların kuantum alanlarıyla ilişkisini simgeler; maddenin özündeki incelik, nuraniyetle açıklanır. Kuantum alan teorisi, maddenin enerji uyarımlarından oluştuğunu gösterir. Said Nursî’nin açıkladığı nuraniyet kavramı, bu uyumu tevhid hikmetiyle yorumlar. Hayal ve şimşek hızı, ruhanî sür’atin zaman-mekân kayıtlarını kırmasını temsil eder; dolanıklık gibi, mesafesiz etkileşim İlâhî kudretin tecellisidir.
Bu açıdan esir ve âlem-i misal, kuantum alanlarını bilgi taşıyan manevî taşıyıcılar olarak konumlandırır. Said Nursî, esiri maddenin zemini görür; modern adıyla vakum enerjisi/kuantum vakumu/ Higgs Alanı gibi alanlar, bu fikri anlaşılır hale getirir. Âlem-i misal, suret ve bilginin ara âlemi olarak kabul edilebilir. Mi’rac’ta görülen temessüller, bu âlemde idrak edilebilir.
Mi’rac aynı zamanda bir şuur yükselişidir. Hz. Peygamber (asm), Mi’rac’da yalnızca bir yolculuk yapmamış; İlâhî hakikatlere en yüksek düzeyde şâhitlik etmiştir. Kur’ân’ın ifadesiyle gözü şaşmamış, kalbi yalanlamamıştır. Bu, sıradan bir görme değil; peygamberlik bilinciyle gerçekleşen bir müşahededir.
İslâm düşüncesinde bu bütünlük tevhid kavramıyla ifade edilir. Tevhid yalnızca Allah’ın birliği değil; kâinatın da birliğidir. Bediüzzaman Said Nursî, kâinatı “bir vücud gibi” ele alır. Yer ile gök, madde ile mana, mülk ile melekût birbirinden kopuk değildir; aynı hakikatin farklı yüzleridir.
Mi’rac, determinizmin katı duvarlarını yıkan ve kâinatın değişebilen, esnek ve İlâhî iradeye teslim olmuş yapısını gösteren bir mu’cizedir. Kuantum belirsizliği, kâinattaki kanunların deterministik ve katı bir çerçeveyle sınırlı olmadığını gösterir. Bilimin görevi mu’cizeyi ispat etmek değildir; ancak mu’cizenin akıl dışı değil, “akıl üstü” ve bilimsel imkânlar dairesinde olduğunu göstermektir. Mi’rac’ın bize mesajı, insanın biyolojik sınırlarına hapsolmuş bir et-kemik yığını değil, şuur ve imanla “Arş”a kadar yükselebilecek bir cevher olduğudur.
Not: Bu makalenin bazı bölümlerinin düzenlenmesinde yapay zekâ uygulamalarından yararlanılmıştır.