Vaktiyle, memleketin birinde, yaşlı bir karı-koca, alışveriş yapmak için çarşıya giderler. Yaşlı kadın, alışverişin tam ortasında elindeki poşetleri yere bırakır ve ellerini başına götürerek, “tüh” der. “Ben ütüyü prizde unuttum.”
Kocası, tüm soğukkanlılığıyla kadını şöyle teselli eder. “Yangından hiç endişe etme, ben de banyonun musluğunu açık bıraktım…”
Bugünkü köşe yazımız, kızgın ütülerin bıraktığı yanık izleri hakkında olacak.
Hemen haberi verelim, haber mi yoksa fıkra mı daha komik siz karar verin.
İddia şu: Antalya Büyükşehir Belediyesi geçtiğimiz haftalarda bir iftar programı düzenlemiş. Bu iftar programına, Antalya Cumhuriyet Başsavcı Vekili Mehmet Akif Katırcı da katılmış.
Mehmet Akif Katırcı, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in tutuklandığı soruşturmanın iddianamesini düzenleyen savcıymış. Yani iddianamesi ile Böcek’in cezalandırılmasını istemiş.
Canlı yayınlanan iftar programı sırasında, tutuklu bulunan Muhittin Böcek için “özgürlük duası” edilmiş.
İddiaya göre Başsavcı Vekili Katırcı da iftardaki bu özgürlük duasına eşlik ederek “âmin” deyivermiş.
Tutuklu başkan için edilen duanın canlı yayın görüntüleri basına düşünce, HSK da Başsavcı vekili Katırcı hakkında soruşturma açmış.
Geçtiğimiz haftalarda yayınlanan, “Korkma, ben de Beyazıt’tanım!” isimli köşe yazımızda; kamudaki muhalif memurların, istibdat ve baskı sebebiyle mesai saatleri içerisinde siyasî görüşlerini gizlediklerini, işyerinde “yandaş” gibi görünmeye çalıştıklarını yazmıştık. İstibdat rejiminin devlet memurlarını riyakârlaştırmasını da eleştirmiştik.
Muhittin Böcek için edilen özgürlük duasına Başsavcı vekilinin âmin deyip demediğinden ve tüm bu iddialardan bağımsız olarak şunu söyleyelim ki maalesef yargıda da “siyasî baskının bir sonucu olarak, taklitçilik ve “mış gibi yapma” yaygınlaşmış durumda.
Özellikle siyasî davalarda vazifeli hâkim ve savcılar; aslında kanaatleri farklı olsa da vicdani kanaatlerinin aksine kararlar vermek zorunda kalabiliyorlar.
İnanmadıkları kararları veren hâkimler, istemedikleri iddianameleri yazmak zorunda kalan savcılar, zamanla bir tür şahsiyet bölünmesi yaşıyorlar.
Bu hâkim ve savcılar, tıpkı hikâyemizde olduğu gibi, bir yandan ütüyü prizde unutuyorlar ve açtıkları davalarla maddî yangınlar çıkarıyorlar.
Diğer yandan ise bu maddî yangınların sönmesi için vicdan musluklarını açıyor, manevî itfaiyeler çağırıyor ve ilgililerin bu yangınlardan kurtulmalarını temenni ediyorlar.
Bu paradoksun ve şahsiyet bölünmesinin sona ermesi için hâkim ve savcıların, üzerlerindeki, ütüyü prizde bırakma baskısından kurtulmaları lâzımdır.
Hukuk ise sadece dua ile telâfi edilecek ve âmin diyerek günah çıkartılacak bir “kaza alanı” olmaktan çıkarılmalıdır.
Yine de zayıf da olsa vicdanların tümden sağır olmadığını görmek memnun edici. Aslında dışarıdan komik görünse de bu paradoks ve zıtlık hali bizlere istikbal için ümit veriyor. Şair Abdî’ye kulak verelim:
“Gehi eyler Hudâ bir derde zıddıyla müdâvâyı
İki düzd-i muhâlif hâneye hasbi nigehbândır”
(Allah-u Teâlâ bazen bir derde onun zıddıyla çare verir. İki muhalif hırsız bir eve samimi bekçi gibidir.)