Bir kere tatmak için bu sofrayı sermezdi,
Başka sayfa açmasa bu sayfayı dürmezdi,
Bu dünyadan gitse de, ruhum beka istiyor,
Vermek istemeseydi, istemeyi vermezdi.
Ölüm etrafımızda kol geziyor. Hemen her gün bir salâ sesi ile uyanıyoruz. Ya bir arkadaşımızın, ya bir tanıdığımızın veya bir komşumuzun vefat haberini alıyoruz. Bir gün de okunan salâ sonunda benim ismim söylenerek "Hakkın rahmetine kavuşmuştur" şeklinde anons edileceğini biliyorum. Bu duygularla yaşamak içimi ürpertiyor. Evimi barkımı, çoluk çocuğumu ve bütün sevdiklerimi bırakıp gitmek, bir daha görüşmemek üzere onlardan ayrılmak, kalbimi sızlatıyor. Dünyada rahat ve huzur içinde yaşamak için ne kadar çok emek harcamış, ne zorluklara katlanmıştım. İçinde oturduğum evin temellerinde alnımın terleri vardı. Evime aldığım her eşya, hayatımı kolaylaştırıp rahatımı artırdığı için büyük bir değer taşıyordu. Böyle bir hayatı terk edip, dar ve karanlık bir çukura girmek, orada çürüyüp gitmek düşüncesi, beni dehşete düşürüyordu.
Evet, insan ölüme bu gözle bakarsa, hayattan zevk alması mümkün değildir. Bir idam mahkûmunun infaz gününü beklediği gibi, her an ölümün kapıyı çalmasını korku içinde bekler durur. Bir ümit ışığı olsa, ölümden kurtulmak için az bir ihtimal dahi bulunsa, insan neler vermezdi ki. Lokman Hekim efsanesinde geçen “ölümsüzlük iksiri” gerçek olsaydı, herkes onu elde etmek için varını yoğunu harcamak isterdi. Çünkü hayattan daha değerli bir şey yoktur.
Gönlüm de, bu kadar değerli olan hayatın elimden ebediyen kaybolup gitmesini istemiyor. Dünyadan ve sevdiklerimden ayrı kalmayı arzu etmiyor. Kalbim, ebedi yaşamak istiyorum diye feryat ediyor. Ruhum bu girdap içinde boğulurken, “Şu ölüm denen derde bir çare yok mu, ben ölmek istemiyorum” diye feryat ederken, müthiş fakat müşfik bir sesle irkildim: "Vermek istemeseydi, istemek vermezdi."1 Ve ardından şöyle devam etti:
"Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil; belki bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır, saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır, yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır."2
Aman Allah'ım! Bu ne büyük bir müjde, bu büyük teselli kaynağı? “Ölmek istemiyorum” diye feryat eden ruhum, sâkin bir deniz gibi duruldu, aldığı dehşetten boğulmakta olan ruhum, kaygılardan ve korkulardan kurtuldu. Lokman Hekîm’in kaybettiği ölümsüzlük iksirini bulmuştum. Artık ne kaybettiğim yakınlarıma yüreğim yanıyor, ne sahip olduğum evim barkım, malım mülküm için endişe ediyordum. “Kabirden öteye yol gitmez” sözü de geçerliliğini kaybetmişti. Çünkü az evvel işittiğim müjdenin devamında şöyle diyordu:
“Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuz İkinci Sözün âhirinde denildiği gibi, dünyanın bin sene mes’udâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü’yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâl’in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun.3
Anladım ki, ruhun ölümü diye bir şey yokmuş. Ölüm, beden denen elbisenin çıkartılarak ruhun daha hür bir alanda yaşaması demekmiş. Yunus Emre de, “Ölürse tenler ölür, canlar ölesi değil” derken, bu gerçeği ifade ediyormuş.
Dipnotlar:
1- 24. Mektup, 1. Zeyl.
2- Mektubat, s. 267-268.
3- 20. Mektup.