“Cemaati ile bütünleşip güçlenen ve cemiyetin ekseriyetinden takdir gören Yeni Asya yarım asrı aşmış, maziye kök salıp istikbale dal uzatmış koca bir çınardı artık. Şiar edindiği çınar duruşu sayesinde o badirelerden de güçlenerek çıktı.”
“Olmuş veya olması mümkün hadiseleri yazılı, sözlü anlatma. Rivayet. Vukuat, mesel. Kıssa. Baştan geçen macera. Bir vakıayı teferruatıyla nakletme. Sergüzeşt-i hayat…”
Edebiyat lügatleri, böyle tarif eder hikâyeyi. Hikâyeler vardır, hayalidir, yazılır, okunur, biter. Zamanla unutulur gider. Hikâyeler vardır, hakikatlidir, hikmet doludur, her hâli ile yaşanır. Taşıdığı hakikat nisbetinde zamanı aşar, nesiller tarafından yaşanıp yaşatılarak asırlar boyu devam eder.
Hakikatli hikâyeler de hayalî hikâyeler gibi şahıs, zaman, mekân, hadise unsurlarından meydana gelir. Hâl ve hadise muhtevalı türleri; giriş, gelişme, sonuç merhaleleri vardır. Hikâyede işlenen hakikatle unsurlar arasında sağlanan insicam, intizam, dil ve üslûp başarının esasını teşkil eder.
Şahısların olduğu gibi şahs-ı manevîlerin ve o manevî şahsiyetleri temsil eden heyetlerin, müesseselerin de kendilerine has hikâyeleri vardır. Onlar medar-ı bahs olduğunda hep o hikâyeler hatırlanır. Zaten ancak hikâyesi olan şahısların ve şahs-ı manevîlerin söyledikleri konuşulur, onların yaptıkları yazılır.
Tıpkı ‘Bir Duruşun Hikâyesi’ne mevzu teşkil eden Yeni Asya’nın hikâyesi gibi.
***
BİR VAZİFENİN TEZAHÜRÜ
Netameli yıllardı.
İnsanların ekseriyeti kırılacak şişe parçalarını murassa elmaslara, fânî dünyayı bâkî ahirete tercih etmeye meyyaldi. Resmî merciler ve maddî güç kaynakları da gazeteler, dergiler, kitaplar vasıtası ile bu yanlış anlayışı hahişle teşvik edince matbuat âlemi fikrî muharebe meydanı hâline gelmişti.

“Hayatın gayesini ‘rahatça yaşamak ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârâne nimetlenmektir’ diyenler, gayet çirkin bir cehaletle, münkirâne, belki de kâfirâne, bu çok kıymettar olan hayat nimetini ve şuur hediyesini ve akıl ihsanını istihfaf ve tahkir edip dehşetli bir küfrân-ı nimet ederler.” (Lem’alar, s. 917.)
Bediüzzaman Said Nursî ve Nur Talebeleri, Risale-i Nur Külliyatındaki bu ve benzeri ifadelerle yanlış gidişata karşı çıkınca resmî mercilerin, siyasî ve maddî güç kaynaklarının saldırılarına maruz kalmışlardı. Mukabele etmek istedikleri zaman da her seferinde ‘kanun’ ismini verdikleri ‘cebr-i keyfî-i küfrî’ ile karşılarına çıkmışlar ve tacizlere, takiplere, tevkiflere, hapislere, sürgünlere maruz bırakılmışlardı.
Bediüzzaman Hazretleri ‘Dinî gazeteler ila-yı kelimetullahın neşir vasıtalarıdır’ (Şualar, s. 457.) demişti. Nurcular da manevî cihad olan ila-yı kelimetullahın cephe hattında müsbet hareket esası ile mücadele ettikleri için dinî gazetelerden, haklı davalarını müdafaa etmelerini beklemişlerdi. Onlardan yeterli destek göremeyince ‘başlarının çaresine bakma’ cihetine gitmişlerdi.
“Risale-i Nur bu mübarek vatanın manevî bir halaskârı olmak cihetiyle; şimdi iki dehşetli manevî belayı defetmek için matbuat âlemi ile tezahüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibi zannederim… Âlem-i İslâmın bu mübarek vatanın ahâlisine karşı pek şiddetli itiraz ve ithamlarını izale etmek için matbuat lisanıyla konuşmak zamanı gelmiş diye kalbime ihtar edildi.” (Mektubat, s. 812.)
Nur Hareketinin kurmayları, mesele üzerine yaptıkları istişare toplantılarında Risale-i Nurlardaki bu ifadeleri, Üstad tarafından kendilerine verilmiş talimat telakki ederek maddî imkânları o kadarına yettiği için haftalık da olsa bir gazete çıkarmaya karar vermişlerdi. Bu maksatla birbiri ardınca çıkardıkları Zülfikâr ve Uhuvvet mütegalibelerin fiilî müdahalelerine fazla mukavemet edememişti.
ÇAM’DAN ÇINARA: İTTİHAD’DAN YENİ ASYA’YA
Bediüzzaman Said Nursî’nin zikir menzili, Risale-i Nur eserlerinin ekseriyetinin telif mekânı olması hasebiyle çam, çınar Nurcuların hislerini, hayallerini süslemişti. Bundan mülhem, Said Nursî’yi ve Risale-i Nurları tedai ettirmesi düşüncesiyle çam ahvalli haftalık bir gazete çıkarmışlar, adına da cemaatte ve İslâm âleminde çok ihtiyaç hissedilmesi hasebiyle İttihad demişlerdi.

İttihad, Nur Hareketinin yanı sıra dinin, vatanın, milletin, İslâm âleminin meselelerine Risale-i Nurlardan müessir çareler gösterince cemaati de cemiyeti de hareketlendirmişti. Lâkin hadiseler her gün değiştiği, İttihad haftada bir çıktığı için hadiseler karşısında takındığı tavır ve meselelere gösterdiği çareler -hafta sonları dağa gidip çam ağaçlarının altında dinlenmek misâli-müessir olsa da günlük hayata pek hitap etmiyordu.
Yani -çam misâli- İttihad’ın ömrü kısa, muhtevası mahdut, tesiri muvakkattı.
***
Çınar…
Şehir, kasaba, köy meydanlarında günün hemen her vakti beş parmağı açılmış eli andıran yaprakları ile insanları selâmlayan, onlara gölgesinde yer veren, bin yıl yaşayan, yarasını kendisi kapatan, kapatamazsa kenarını sararak gövdesini koruyan, gövdesindeki bazı kısımlar dökülse de kabuğu ile hayatiyetini sürdüren, gıdasını taştan, topraktan çıkaran, ilâcını havadan, sudan alan, aşı tutmayan, kendi neslini kendi yetiştiren; fırtınalar, rüzgârlar, boralar, taunlar karşısında, eğilmeyen, bükülmeyen, her hâl u kârda varlığını koruyan mehabetli ve mukavemeti bir duruşu vardı bu ağacın:
Çınar duruşunu!
“Gazete bizim için günlük lâhika mektubu gibidir.”
Nurcuların ulu çınarı mesabesindeki Zübeyir Gündüzalp, mesele ile ilgili istişare toplantısında gazetenin günlük olması zaruretini bu ifadelerle dile getirdiğinde, kadroda yer alan bazı kişilerin zihninde gayr-i ihtiyarî çınar ağacı canlandı. Zira Nurcular da âdetâ çınar ağacı gibiydi. Çınar hususiyetli Nurculara, çınar hasletli, çınar duruşlu günlük bir gazete lâzımdı.
Nurcular bu ahval içinde neşrettiler “Hakikatin gür sesi” addettikleri, “Asya’nın bahtının miftâhı meşveret ve şûrâdır” serlevhalı Yeni Asya’yı. Onunla yeni ve hakikatli bir hikâye daha yaşamaya başladılar. Bu isim, Nurcuların diğer hizmet hikâyelerini de içine alarak geliştirecek ve çeşitli sahalarda yeni hizmet hikâyelerinin yaşanmasına zemin hazırlayacaktı.
SARSILDIKÇA KÖK SALDI
Yeni Asya, çınar fidanı misali - hikâyesinin giriş bölümünü yaşarken koptu askerî muhtıra fırtınası. Ülke sarsıldı, hükümet yıkıldı, devler devrildi. Değerler değişti, yalanlar hakikatlerin yerine geçti. Kendini dev aynasının sahte parlaklığında dev gibi gören cüceler, yaşanacak yeni hikâyelerde de öyle görünme hevesine kapılarak herkese ve her şeye müdahale etmeye kalktılar.
Devletin, milletin, askerîyenin, siyasetin, cemiyetin maddî, manevî değerlerin birbirine girdiği bu karışık ve karanlık hengâme içinde matbuat âleminde herkes Yeni Asya’nın varlığını fark etse de kimse yaşamasına ihtimal vermiyordu. O da herkes ve her şey gibi darbenin etkisiyle sarsıldı ama cemaatinden güç aldığı, elemanlarını kendisi yetiştirdiği için sarsıldıkça toprağa kök saldı, sallandıkça semaya dal uzattı ve hayatta kalmayı başardı.
FİLİZLENEN HİZMET DALLARI
Hikâyenin gelişme bölümünde kendi içinde büyüyüp gelişen Yeni Asya değişik dallarda güçlü filizler verdi. Onlardan ilki, koca bir kütüphane dolduracak kadar kitap neşreden Yeni Asya Neşriyat idi. Ardından genç istidatlar Köprü’de kendilerine yer bulup sanatla, edebiyatla, araştırma, inceleme ve röportajlarla gazetenin yazar, şair, hatip, mütefekkir kadrosunu zenginleştirdiler.
Gelişme bölümünün mühim bir paragrafı milletin ‘göz aydınlığı’ olan çocuklara tahsis edildi. Müşfik bir ana hüviyeti taşıyan Can Kardeş dergisi har hafta çocuklara mektep oldu. Hakikatli hikayelerle, ibretli çizgilerle, hikmetli oyunlarla onları hem eğlendirdi hem eğitti ve dinî, maddî, manevî, içtimaî, cemaatî, insanî yönden hayata hazırladı.
Yeni Asya içtimaî, siyasî hadiseler karşısında demokrasiden, insanlıktan, haktan, hürriyetten, milletten yana tavır aldı. Henüz fidan olduğu hâlde dayandığı değerlerin sağlamlığı ve güç aldığı kuvvetlerin hakkaniyeti sayesinde haklılara destek olup kuvvet verirken haksızlıkların karşısında asırlık çınarlar gibi dimdik durarak matbuat âlemindeki yerini sağlamlaştırdı ve cemiyet nezdindeki itibarını arttırdı.
‘İnsanın, hususan Müslümanın tahassungâhı, bir nevi cenneti ve küçük bir dünyası’ olan ve cemiyetin temelini teşkil eden ailenin de mühim bir yeri vardı bu hikâyede. Aileye hitap eden dergiye Bizim Aile adını vererek bütün ailelere kendi ailesi gibi sahip çıktı. Ayda bir hanımları sinesinde misafir edip sayfalarında ağırlayarak aileyi Risale-i Nur’dan mülhem yazılarla, şiirlerle ve sair münderecatla nurlandırmaya gayret etti.
Millî ve manevî değerler, tarihî günler, dinî edebî şahsiyetler; dini, milleti, cemiyeti ilgilendiren meseleler üzerine ehil insanlar davet edip konferanslar, seminerler verdirdiği, paneller, formlar, açık oturumlar, sempozyumlar tertip ederek şeair-i İslâmiyeyi hayata hâkim kılma hamleleri yaptığı günlerde tekrar zuhur etti tağut zümresi.
Emir komuta merkezi Amerika’nın istihbarat teşkilatı CİA olan kanlı ihtilâlin bu seferki tarihi 12 Eylül 1980’di. Sekerata giren ve unutulmaya yüz tutan Kemalizm’i, yoğun bakımla da olsa hayatta tutmaya çalışan darbeciler, muhalif olarak gördükleri bütün dinî, millî, manevî, fikrî müesseselerle birlikte Yeni Asya’nın da mümbit zeminine fitne zehirleri zerk etmeye, müferrah havasını fesat sisi ile sarmaya kalktılar.
Maksatları ata addettikleri ve yolundan gittikleri cellad-ı sahharların, ‘ispirtizma, istihraç nev’inden teshir edici hassalarla’ (Şualar, s. 929.) yapamadıklarını yapmak için bu hikmetli hikâyenin hakikatli hadisatına sinsice sızarak hayatına kastetmek veya müferrah havasını kirletmekti.
(Devamı Yarın)