"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

İnsanlar yanmasın diye

İslam YAŞAR
23 Mart 2026, Pazartesi 03:08
Bediüzzaman Said Nursî, Peygamber Efendimizin (asm) tavzifi ile ‘Hakikî zevkin, elemsiz lezzetin, kedersiz sevincin ve hayattaki saadetin yalnız imanda ve iman hakikatleri dairesinde bulunduğunu’ göstererek ‘yangını söndürme, imanı kurtarma’ koşusuna kararlılıkla devam etti.

1880’li yıllardı.

Nurs Mescidi’nde kılınan akşam namazını müteakip cemaat dağılırken Kur’ân dersi almak isteyen çocuklar hocanın etrafında toplandı. İçi yağ dolu küçük çömlekten yapılan iptidai lambanın dar ağzına tıkanan fitili tutuşturan hoca, yanında oturan Said’e işaret etti, o da ezberlediği sûreyi okuyarak kenara çekildi.

Mescidi kaplayan alaca karanlığın bağrında açtığı sarı aydınlığı korumaya çalışan idare lambasının titrek alevi hareketlenince ışık huzmeleri dalgalandı. Işığın feri azaldıkça yavaşlayan bu dalgalanış, is bağlamış duvarlarda birbirine geçen hareketli gölgeler husûle getirerek bir süre devam etti. 

Hocasının ve arkadaşlarının dikkatini çeken bu ışık hareketlenişine, az önce bir okuyuşta ezberlediği sûreyi hatasız tekrarlayıp hocası tarafından takdir edilmenin heyecanı ile hızlanan nefesinin sebep olduğunu anlayarak gülümseyen Said’in yüz hatları ile birlikte düşünceleri de hareketlendi.

Işık, ateş, kömür, duman, is ve koku iç içeydi bu alevde. Ateşi yakıcı, dumanı boğucu, kömürü karartıcı, isi bulaşıcı, kokusu bayıltıcı idi. Ama akşamın alaca karanlığında onun çevresini saran insanlar, etrafa yaydığı fersiz ışığın hatırına o ateşe, dumana, kömüre, ise, kokuya ister istemez tahammül ediyorlardı. 

NURLA HEMHAL OLMAK İSTEYEN PERVANELER GİBİ

Said, lambanın etrafında helezonî halkalar husûle getiren ışıkla hemhâl olmaya çalışırken nereden geldiği, mescide nasıl girdiği bilinmeyen ‘pervane’ diye de adlandırılan bir kelebek, nuranî temâşâsına ortak olmak istercesine gözlerinin önünden geçti, lambanın etrafında birkaç tur attı ve aleve doğru süzüldü.

Halk arasında baharın müjdecisi sayılan kelebeğin ışığa müştak olduğu âşikârdı. O da lambadan uzaklaştıkça feri azalan ışıkla iktifa etmiyor, nurla hemhâl olmak istiyor gibiydi. Işığa hasretini, alev koruna konarak teskin etmeye kalkınca kanatları biraz ütülmüş olmalı ki hemen uzaklaştı.

Pervanenin ışık etrafındaki pervazını seyreden Said, şahadet parmağını aleve doğru uzattı ise de dokunması ile çekmesi bir oldu. Yanan parmağının acısını azaltmak için gayri ihtiyarî parmağını ağzına götürüp bir süre tuttu. Az önce canı yanan kelebeğin bir daha gelmeyeceğini düşünerek kendisine başka bir meşgale ararken kelebek yine geldi ve geniş daireler çizerek lambanın etrafında dönmeye başladı. 

Said, canının yanmasına mâni olmak için kelebeği lambadan uzaklaştırmanın bir yolunu bulmaya çalışırken kelebek çizdiği daireleri gittikçe daralttı ve kanat yelinden harlanan aleve konmaya çalıştı. Bu sefer ayakları da yanınca can havliyle uzaklaştı. 

Işıktan uzak kalmaya tahammül edemediğinden olsa gere, az sonra tekrar gelen kelebek bu sefer lambanın etrafında dönmedi. Birkaç zikzak çizdi ve pike yaparcasına alevin içine doğru daldı. Alevin bir anlık parlayışının ardından hisleri yakıcı bir vızıltı çıkararak lambanın dibine düştü. Bir iki canhıraş çırpınışın ardından hareketsiz kaldı. 

Bir an bile ondan nazarını ayıramayan Said, onu düştüğü yerden almak maksadıyla uzanacağı sırada başka bir kelebek geldi ve ışığın etrafında dönmeye başladı. O olanları hocasına anlatmak istedi ise de onun talebelerin ezberlerini kontrol edip derse geçtiğini görünce dikkatle dinledi.

KELEBEKLER YANMASIN

“Siz pervaneler gibi ateşe gidersiniz, ben sizi durdurmak isterim.”

Peygamber Efendimizin (asm) bu mealdeki hadis-i şerifini söyleyen Hoca devamlı alevden, ateşten bahsediyordu. Anlattığı şey lambanın alevi, ateşi değil Cehennem’in dehşetiydi. Günah işleyen insanların ahirette Cehennem’in alevleri arasında cayır cayır yanacaklarını söyleyince Said gayr-ı ihtiyarî lambanın önünde yatan kelebeğe baktı.

“Kelebekler yanmasın.”

Şefkat hissiyle zihninden geçen bu temenniyi hocasına söyleyerek kelebeklerin yanmaması için tedbir almasını isteyecekti, ama onun, günahkâr insanların Cehennem ateşi içinde yaşayacakları elim halleri ve çıkaracakları acı feryatları anlatırken âdetâ zevk alan bir his taşıdığını fark edince vazgeçti. 

“İnsanlar yanmasın.” 

Said böyle mırıldandı kendi kendine. Gördükleri ve duydukları karşısında vicdanen sessiz kalamadı. Dersten sonra eve yüreğindeki yanık yarası ile döndü. Annesi Nuriye Hanım, çocuğunun hislerindeki kırgınlığı hemen fark etti. Sebebini öğrenince onun da yüreği yandı. Hâl danışmak için birlikte babanın yanına gittiler.

Günlük işlerle meşguldü Mirza Efendinin zihni. Ancak üç beş ay süren bahar ve yaz mevsiminde, uzun kış ayları boyunca lâzım olan kışlık erzakı, yakacağı, hayvanların yemini, samanını tedarik etmesi gerektiğinden her gün şafak vaktinden yatsıya kadar durmadan çalışması gerekirdi. 

 Aslında onun çok meşgul ve yorgun olduğunu Nuriye Hanım da biliyordu, ama çocuğunun hislerini tahriş eden meseleyi çözmeye, sair işlerden daha çok ehemmiyet verdiğinden onu oyalama veya meseleyi geçiştirme cihetine gitmemiş, onunla birlikte çare aramaya karar vermişti.

Sabah namazdan önce kalkacağı için erkenden yatmaya hazırlanan Mirza Efendi, onların kendisini beklediklerini görünce meselenin mühim olduğunu anladı ve Said’e bakarak gülümsedi. Said, babasının geliş maksatlarını sormasına fırsat bırakmadan bir çırpıda mesciddeki müşahedelerini anlatıverdi.

“Baba, kelebekler yanmasın” dedi ardından da.

Günlük işlerin akışı içinde oldukça tâlî gibi görünen böyle bir meseleyi düşünmeye Mirza Efendinin ne zamanı müsaitti, ne de zihninde onunla meşgul olup çare arayacak fırsatı vardı. Lâkin Said’in yüreğinde başlayan yangını söndürmediği takdirde acısı uzun süre devam edeceğe benziyordu.

Daha mühimi, şayet bu yara tedavi edilmezse zaman içinde soğuyup kabuk bağlar ve acısı hissedilmez olurdu. Bu ihmal, behemehal her kalpte bulunması gereken vicdan, şefkat, merhamet hislerini öldürür ve başka canların yanmasından acı duymamaya başlardı. Bunları düşününce ciddileşerek ona doğru biraz daha döndü.

“Kelebekler yanıyor ha?”

“Yanıyor baba.”

“Ne yapabiliriz ki?”

“Lambanın etrafını, ışığına mâni olmayacak şekilde kapatacak küçük bir kafes örsek.”

“Neden öreceğiz o kafesi?”

“İnce söğüt dallarından örebiliriz?”

“Sepet gibi mi?”

“Küçük bir sepet gibi.”

“Bak bu olur işte.”

Said’in her şeyi düşünmüş olması Mirza Efendinin hoşuna gitti. Sabahleyin onun dere boyundan getirdiği ince dallardan üstü sık, yanları geniş gözenekli, idare lambası boyunda küçük bir kafes ördüler. Böylece Said’in hem isteği yerine geldi, hem de sepet ve kafes örmeyi öğrendi.

Akşam olup Kur’ân dersine gitme vaktinin gelmesini heyecanla bekleyen Said mescide gidince kafesi idare lambasının üstüne koydu. O sayede hem mescidi dolduran ışık, alevin hareketine göre değişen desenli bir hâl aldı, hem de lambaya üşüşen kelebekler kafesin pervazına konarak yanmaktan kurtuldular. 

Bu büyük hassasiyeti ve küçük icadı ile hocasının takdirini, arkadaşlarının hayranlığını kazanan Said, yine ezberlediği namaz sûresini okudu. Hoca arkadaşlarının ezberlerini dinlerken o idare lambasının yanına oturdu ve kâh uçuşan, kâh kafesin çeperlerine konan kelebeklerin ışık etrafındaki uçuşlarını seyre daldı.

Talebelerin ezber kontrollerini bitirince nazarî derse başlayan Hoca yine uzun uzun Cehennem ateşinin dehşetinden, alevlerin yakıcılığından, yananların tekrar dirilmesinden, zebanîlerden, Gayya Kuyusu’ndan söz etti. O anlattıkça Said’in yüreğinde açılan yanık yarası büyüdü, şiddetlendi ve âdeta bütün benliğini sardı. 

İNSANLAR YANMASIN

Çocukları, büyüdükleri zaman günah işleyerek Cehennem’e atılmaktan kurtarmanın yolunu, Cehennem ateşinin dehşetini anlatarak onları korkutmakta bulan hocanın anlattıklarını arkadaşları ürpererek dinlerken o tekrar lambanın etrafında uçuşan kelebeklere baktı. Onlar artık yanmıyorlardı. 

“İnsanlar yanmasın.” 

Böyle dedi, birbirine sokulup korku içinde hocanın anlattıklarını dinleyen arkadaşlarına bakarken. Sonra da insanları Cehennem ateşinden uzak tutmanın çaresini bulmak için düşünmeye başladı. Düşündükçe, insanları Cehennem’de yanmaktan kurtarmanın, kelebeklerin idare lambasının ateşinde yanmalarına engel olmaktan çok daha zor olduğunu hissetti. Ama yine de çare aramaktan vazgeçmedi. Hatta o çare arayışını bir nevi hayat hedefi haline getirdi.

Yıllarca sürdü bu arayış. Zaman geçip idraki geliştikçe bunun ancak Kur’ân ilmi ile insanları ikaz etmekten geçtiğini anladı. Bu maksatla civardaki medreselere, tekkelere gitti, müderrislerden ders, şeyhlerden feyiz almak istedi. Oralarda aradığı ilmî seviyeyi, kalbî inşirahı bulamayınca evine dönüp Cenab-ı Hakka dua, Peygamber-i Zişana (asm) iltica etti. 

Cenab-ı Allah, sabi bir kulunun kalbinden geçen samimî isteği, dileği, duayı kabul buyurdu. O’nun (cc) izni ile âlem-i misâlde Habib-i Ekrem (asm) Said’in rüyasına girdi. Sabi Said, Mahşer Meydanı’nda Sırat Köprüsü’nün başında bütün Paygamberân-ı İzamla birlikte Hazret-i Muhammed’i (asm) de ziyaret ederek ondan ilim talebinden bulundu.

ÜMİTVÂR OLUNUZ 

“Ümmetimden sual sormamak şartıyla sana ilm-i Kur’ân verilecektir.” 

O rüya-yı sadıkada Peygamber-i Zîşandan (asm) bu kudsî müjdeyi alan Said, kısa zamanda, zamanı aşan harika haller yaşayarak “Bediüzzaman” sıfatı ile iştihar etti, köyüne mensubiyete izafeten “Nursî” namını aldı. Memleketin merkezden taşraya pek çok yerini gezerek dertleri teşhis edip çarelerini gösterdi ise de onları yapmakla mükellef olan dinî mercilere, siyasî makamlara, içtimaî çevrelere söz anlatamadı.

Bunun üzerine “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez manevî güneş hükmünde olduğunu âleme ilân ederek” insanları yanmaktan kurtarıp zamanı nurlandırmaya hazırlanırken Harb-i Umumî çıktı, Osmanlı Devleti yıkıldı, İslâm âlemi dağıldı, tâunlar zuhur etti. Deccal ve Süfyan diye adlandırılan tâğut tahribatının hedefi şeair-i İslâmiye idi. “Halbuki her şeairde nur-u İslâma bir şuur, bir iş’ar vardı” (Nur’un İlk Kapısı, s. 32.) ve behemehal korunması gerekirdi.

“Ümitvar olunuz! Şu istikbal inkılâbı içine en yüksek gür seda, İslam’ın sedası olacaktır.”

Bediüzzaman Said Nursî, Peygamber Efendimizin de (asm) bulunduğu muhteşem meclisten bu müjdeyi alınca atıldı mücadele ve mücahede meydanına. Mezkûr yılda doğan ve büyüdükçe orduya girip devlete sirayet ederek şeair-i İslâmiyeye musallat olan, imanın erkânına saldıran tağuta karşı imanı ve şeairi ihya ile mukabele ederek İslâm’ın sedasını yükseltti.

CAZİP İMKÂNLARA ALDANMADI

Tağutun taraftarları, dessas komiteler, kâselisler iman esaslarına, İslâmî şeairlere saldırdıkça o Kur’ân-ı Kerîm’e, Sünnet-i Seniyeye sarıldı. Onu cazip imkânlarla kandırmaya, bazı âlimler vasıtası ile durdurmaya, zecrî tehditlerle korkutmaya çalıştılar. O imkânlara kanmadı, âlimlerin ikazlarına aldırmadı, tehditlerden korkmadı.

“Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum.”

Böyle haykırarak mukabele etti kendisini durdurmaya, gidişini kösteklemeye çalışanlara. ‘Biz hayatın her çeşit lezzetini ve keyfini tatmak ve tattırmak istiyoruz” (Asâ-yı Mûsa s. 29.) diyen tağutî zihniyetin nefisleri, hisleri tahriki ile nesiller günah işlemeye teşvik edilerek “pervaneler gibi ateşe gidiyorlar” manen yanarak Cehennem’e sürükleniyorlardı. 

Bediüzzaman Said Nursî, Peygamber Efendimizin (asm) tavzifi ile “Hakikî zevkin, elemsiz lezzetin, kedersiz sevincin ve hayattaki saadetin yalnız imanda ve iman hakikatleri dairesinde bulunduğunu” göstermek maksadı ile “yangını söndürme, imanı kurtarma” koşusuna kararlılıkla devam etti.

Molla Said’in Nurs Mescidi’nde kelebekleri ateşte yanmaktan kurtarma tecessüsü; Bediüzzaman Said Nursî’nin, insanları Cehennem’de yanmaktan kurtarma teşebbüsüne vesile oldu. Yarım asır kadar süren hızlı ve heyecanlı koşuşun ardından, bundan yüz sene evvel 1926 yılında, sürgün edildiği Burdur’da Peygamber Efendimizin (asm) Kur’ân ilminin verileceği tebşiri tecelli etti.

Kur’ân-ı Mu’cizü’l- Beyan’ın, her biri nuranî bir âlem olan ayet-i kerimelerine açılan ve kendisinin “Bu asrı ve gelen istikbali tenvir edebilir bir mu’cize-i Kur’âniye” dediği ‘Risale-i Nur’un bir fihristesi, bir listesi, bir çekirdeği’ (Nur’un İlk Kapısı, s. 13.) diye tarif ettiği on üç imanî, Kur’ânî dersten müteşekkil nuranî kapı idi bu.

Nurun İlk Kapısı...

Okunma Sayısı: 136
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı