"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Anadolu’dan çağlayan bir ümit şelâlesi: Bizim Yunus

Abdil YILDIRIM
15 Mayıs 2026, Cuma 00:37
Yunus Emre, “Yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmek” anlayışıyla yalnızca Anadolu’ya değil, bütün insanlığa seslendi. Gönüllere işleyen mesajlarıyla Anadolu’dan Asya’ya muhabbet mührü vurdu.

Bir toplumu millet haline getiren, o toplumun ortak değerleridir. Bu ortak değerler ne kadar değerli ve ne kadar fazla olursa, o milletler tarih sahnesinde kalıcı medeniyetler inşa ederler. Büyük medeniyetin ise büyük manevî mimarlara ihtiyacı vardır. Milletler tarihinde en eski ve büyük medeniyetleri inşa eden toplumların birisi de Türk milletidir. Zira bu millet kendi içinde çok büyük manevî mimarlar yetiştirmiştir. Hoca Ahmet Yesevî, Mevlâna Celaleddin Rûmî, Hacı Bektaş Velî ve Yunus Emre, Bediüzzaman Said Nursî bu manevî mimarların başında gelir.

Ümit şelâlesi

Milletlerin ve devletlerin hayatı, düz bir çizgi üstünde, aynı yönde devam etmez. Bazen yükselir, parlar, ihtişamlı bir hâl alır, bazen de aşağı düşer, geriler, perişan bir hâl alır. Bizim milletimiz ne zaman sıkıntıya düşse, zor durumda kalsa, mânevî bir el uzanmış, milleti ve devleti o vaziyetten kurtarmıştır. Yukarıda isimlerini zikrettiğimiz manevî mimarlar, işte böyle zor zamanlarda ortaya çıkmışlar, bozulan birliği ve kaybolan dirliği yeniden inşa ederek parlak medeniyetlerin doğmasına vesile olmuşlardır. Yunus Emre de, Anadolu’da birliğin kaybolduğu, İslâm medeniyetinin başka milletler tarafından yıkılmak istendiği, halkın maddî ve manevî sıkıntılar yaşadığı bir zamanda ümit ve müjde şelalesi olarak Anadolu’nun bağrında çağlamaya başlamıştı. 

Yunus Emre, Anadolu Selçuklu Devleti’nin dağılmaya ve Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde büyüklü küçüklü Türk beyliklerinin kurulmaya başlandığı 13. yüzyıl ortalarından 14. yüzyılın birinci çeyreğine kadar Orta Anadolu havzasında, Eskişehir’in Sivrihisar ilçesinde yer alan Sarıköy’de yetişmiş ve Ankara’nın Nallıhan ilçesindeki Tapduk Emre’nin dergâhında yaşamıştır.

Kabri üç kez nakledildi

Yunus Emre’nin kabri  Sivrihisar yakınlarındaki Sarıköy’de bulunmaktadır. Yunus’un mezarı, üç defa naklediliyor. Ankara-Eskişehir demiryolu yapılırken, güzergâh üzerine denk geldiği için 28 Haziran 1947 yılında demiryolunun biraz uzağına taşınıyor. Rivayete göre, Yunus Emre, köylülerin rüyasına girerek tren geçişlerinden rahatsız olduğunu söylüyor. Bunun üzerine 6 Mayıs 1949 yılında demiryolundan biraz daha uzak bir yere naklediliyor. Bu nakil için tarihçi ve ilim adamlarından on kişilik bir heyet görevlendiriliyor. Yunus’un mezarı tekrar açılıyor. O günkü şahitlerin ifadesine göre, bir eli başının altında, öbür eli göğsünün üzerinde olarak hiç bozulmamış bir şekilde Yunus’un naaşına ulaşılıyor. O gün hava gayet güzel ve gökyüzü masmavi iken, aniden bir bulut beliriyor ve Yunus’un naaşını ıslatıyor. Arkeologlar tarafından vücut ölçüleri alınıyor ve bugünkü Yunus Emre resimleri çiziliyor. 

“Bizi rüyamızda Yunus çağırdı”

Mezar nakli için hazırlıklar yapılırken, mümkün mertebe sessiz ve sakin bir şekilde bu iş götürülmek istenir. Zira Sarıköy, otuz hanelik küçük bir yerleşim yeridir. Kalabalık bir topluluğu ağırlayacak durumda değildir. Eğer haber verilirse, otuz kırk bin kişilik bir insanın buraya geleceği düşünülür. Resmî kişilerden ve bazı hocalardan meydana gelen küçük bir grup tarafından nakil işinin tamamlanması istenir. Fakat 28 Haziran günü geldiğinde, yine kırk bine yakın bir insan orada hazır bulunur. Hatta bir rivayete göre Bolu Mengen’den aşçılar, kazanları ve erzakları ile gelerek yemekler yaparlar. Onlara “Siz nasıl duydunuz?” diye sorulduğunda, “Bizi rüyamızda Yunus Emre buraya davet etti, misafirlerime ikramda bulunun dedi” diye cevap verirler. O gün hava gayet güzel  iken, aniden bir bulut belirir ve sadece o bölgeye yağmur bırakır. Yunus’un naaşını ıslatır. Bu ikinci kabir yeri de merasimler için dar geldiğinden, 24 Mayıs 1970 yılında daha geniş ve güzel bir külliye yapılarak oradaki türbesine nakledilir. 

Asya’ya sevgi mührü vurdu

Sevgi mimarı olan Yunus Emre, gittiği her yere kalbinden kopardığı bir sevgi buketi bırakmış, onun etrafında pervane olan insanlar da bir birlerine daha bir muhabbetle yaklaşmış, kalplerindeki ümitsizlik, yılgınlık, durgunluk gibi duygular yerini bir ümit çağlayanına bırakmıştır. Yunus Emre’yi bu vizyonu ile ele alınca, sadece Eskişehir ve çevresi için değil, tüm Anadolu ve Asya kıtasına bir sevgi mührü vurduğunu görüyoruz. 

Halkın dili: “Bizim Yunus”

Yunus Emre için pek çok isim ve sıfatlar uygun görülür. Kimisi şair der, kimi halk ozanı, kimi mutasavvıf, kimi filizof, kimi evliya, kimi derviş der. Bunların hepsinden bir parça, veya hepsinin tamamı Yunus Emre için doğru kabul edilebilir. Halka en sevimli gelen tarafı, halkın konuştuğu dilden söylemiş olması, yaşadığı devrin insanları ile aynı hayatı paylaşması, tevazusu ve samimiyetidir. Söyledikleri ile halkın dili olmuş, dinledikleri ile halkın kulağı olmuş, tüm yaşantısı ile halkın ta kendisi olmuştur. Bu kadar halk ile iç içe olduğu için, bu kadar zamandan beri de halk onu içinden yaşatmaktadır. Bugün öz Türkçe kelime aramak için enstitüler kurmaya, teoriler geliştirmeye gerek yoktur. Yunus’un dilini öğrensek, bu bize yeterlidir. Kısacası, “Bizim Yunus” bize kâfidir.

Yaratılmışı Yaratan’dan ötürü sevdi

Yunus Emre, halkın sevgilisiydi, ama önce Hakk’ın kuluydu. O’nu sadece bir sevgi sembolü olarak görmek doğru değildir. O sevginin kaynağına inmeden, aynı kaynaktan su içmeden Yunus Emre’yi tanımak mümkün değildir. “Yaratılmışı sevdim Yaratan’dan ötürü” sözünü içimize sindirmeden, bu anlayışın gereğini yerine getirmeden Yunus hayranı olmak, O’nu tanımaya ve anlamaya yetmez. Hakk’ın sevgisini kalbine koymadıktan sonra, halkı, yani kendisi dışındaki canlıları sevmek mümkün değildir. Çünkü gerçek sevgi karşılıksız olur. Orada sadece Allah’ın rızası aranır. Allah inancı ve sevgisi olmayan bir kalpte hakikî sevgi bulunmaz. 

Mihalıççık Sarıköy’de medfundur

Değerli bir varlığı, önemli bir şahsiyeti sahiplenenler çok olur. Bir şeyin ne kadar sahipleneni varsa, o kadar kıymeti var demektir. Bundan yedi yüz elli sene önce yaşamış bir insanın hayatı, yaşadığı ve öldüğü yer hakkında elde kesin belgeler bulundurmak mümkün değildir. O zaman bu günkü gibi adrese dayalı kayıt sitemi yoktu ki, kimlik numarasına bakalım ve adresini doğru olarak tespit edelim. Ama halkın da bir sözlü ve yazılı tarihi ve takvimi vardır. Bu gün ise, tarihî araştırmalarla bu bilgilere ulaşılmaktadır. Elde edilen bilgi ve belgelerin pek çoğu, Yunus Emre’nin Eskişehir civarında, Sakarya Nehri boylarında yaşadığı ve bu günkü türbesinin bulunduğu Mihalıççık’ın Sarıköy Beldesinde medfun olduğu, araştırmacıların ortak görüşü haline gelmiş bulunmaktadır. 

BATI’DAN YUNUS’A RAĞBET

Yunus Emre’nin hakkını vermek elbette mümkün değildir. Millet olarak kendi değerlerimize sahip çıkmakta çok ihmalkâr davranıyoruz. Bizde olan değerler Batı milletlerinde olsaydı, her birinin adını altın harflerle yazarlar, öve öve göklere çıkarırlardı. Onlar sadece insanî değerleri için Yunus Ermeyi seviyorlar ve değer veriyorlar. 

Her sene bir çok yabancı, Yunus Emre’yi anma programlarına katılmak için Eskişehir’e geliyor, konferans ve sempozyumlara katılıyorlar. İnşallah biz de gün geçtikçe değerlerimizin değerini daha iyi anlayacak ve onlara lâyık hürmeti göstereceğiz diye ümit ediyorum.

“Bir ben vardır bende, benden içeri”

Araştırmalardan çıkan sonuçlara göre, Yunus Emre bizim gibi bir hayat yaşamış, gerçek bir şahsiyettir. Yani bazılarının zannettiği gibi efsaneden ibaret sembol bir şahsiyet değildir. “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” dediği gibi, etten ve kemikten bir insandı. Ama bu etten ve kemikten meydana gelen cesedinin içinde yüksek bir ruh taşıyordu. Cesedinin fânî, ruhunun bâkî olduğunu ifade ederken de, “Bir ben vardır bende, benden içeri” diyordu. İşte bu gün dünyanın sevgi sembolü haline gelmiş olan Yunus, “benden içeri” dediği Yunus’tur. Yoksa Yunus Emre’yi bir şair, bir âşık bir ozan kalıbına sığdırmak mümkün değildir. O bir damladır ama, içinde bir derya taşımaktadır.

Yunus Emre ve ölüm hakikati

Ölüm hakikati, bizim inancımızda hayatın başka bir âlemde devam etmesi demektir. Hayat, ruhlar âleminden başlayan, sonra anne karnından geçen, sonra dünyada kısa bir süre konaklayıp kabir kapısından geçerek ebedî âleme doğru devam eden bir yolculuktur. Dünya hayatı, bu yolculuğun kısa bir etabıdır. İnsan öldüğü zaman ömür biter ama hayat devam eder.

Tabiî bu anlayış, Allah’a ve ahiret gününe inananlar için geçerlidir. Bütün hayatını dünya ile sınırlı bilenler, ölümü bir yok oluş, bir hiçlik olarak kabul ederler ve ölümden çok korkarlar. Ama inanmış bir insan, ölümün bir terhis teskeresi olduğunu, dünyadaki vazifesini bitirip istirahat için ölümsüz bir diyara geçmek olduğunu kabul eder. Onun için ölüm hiç de, korkulacak, düşünceleri meşgul edecek bir durum olarak görülmez. 

Aşık için dünya gurbettir

Aşık, Allah dostu demektir. Bu dünya, aşıklar için bir gurbettir. Onun için sıkıntılı geçer. Ölüm ise, sevgiliye kavuşmaktır. Bir vuslattır. Nitekim Mevlâna Hazretleri ölümü bir Şeb-i Arus, bir düğün günü olarak kabul ediyor. Yunus Emre için de aynı durum söz konusudur.  Ölüm bir endişe sebebi değil, bir huzur iklimidir. 

Yunusça yaşamak

Bir düşünceyi veya bir şahsı tanıtmanın en iyi yolu, o düşüncenin gereklerini hayatınıza yansıtmak, o kişinin hayatını kendinize örnek almaktır. Buna “lisan-ı hal” diyoruz. Bugün “beden dili” dedikleri davranış biçiminin adı olan lisan-ı hal, en güzel anlatma yöntemidir. Yunus’u tanıtmak için de Yunusça bir hayatı yaşamak gerekiyor. Biz ne kadar Yunus Emre’nin sevgi ikliminde yaşarsak, O’nu o kadar iyi anlatmış ve tanıtmış oluruz.

Tabiî Eskişehir, bu sevgi çemberinin merkezinde yer aldığı için daha nasipli bir konumda bulunuyor. Türbesinin burada olması, her sene 6-10 Mayıs tarihleri arasında Yunus Emre’yi anma etkinliklerinin düzenlenmesi, Eskişehir’de bulunan bir çok kamu kurumlarına Yunus Emre adının verilmesi, Yunus Emre’yi devamlı surette Eskişehirlilerin hafızasında ve hatırasında taze tutmaya vesile oluyor.

Eskişehir'de her yıl 6-10 Mayıs tarihleri arasında "Yunus Emre Kültür ve Sanat Haftası" adı altında düzenlenen programla, Yunus Emre anılır, eserleri ve düşünceleri ile yeni nesillere tanıtılır. Bunun için Mihalıççık İlçesi Sarıköy'de bulunan türbesi ziyaret edilir, dualar okunur ve şiirlerinden örneklerle anılır.

Yunus’un dili sevgi dili

Sevgi evrensel, yani cihanşümul bir dildir. Hangi milletten, hangi dinden, hangi renkten olursa olsun, her insan sevgi dilinden anlar. Hatta sevgi dili ile hayvanlarla ve bitkilerle bile diyalog kurmak mümkündür. Onun için Yunus Emre, bir sarı çiçek ile sohbet eder, bir dertli dolap ile dertleşir. Mezar taşlarının dilini çözer.  Yunus Emre de sevgi dilini kullandığı için tüm insanlara hitap etmiş, herkesin bu sevgi potasında kaynaşmasına vesile olmuştur.  Yunus Emre gibi şahsiyetlerin varlığı, Osmanlı’nın çimentosu, tutkalı olmuş, onlarca değişik ırk ve dilden insanların bir arada bulunmalarını sağlamıştır. Değişik dilden, farklı dinden ve ayrı ırktan insanlar, tıpkı gezegenler gibi sevgi güneşinin cazibesi ile aynı yörünge etrafında dağılmadan altı yüz yıl yaşamışlardır.

Okunma Sayısı: 191
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı