Risale-i Nur okuma programı ve yeni bir dershane-i nuriyenin açılışı vesilesiyle Eskişehir’deydik.
Bu ziyaret vesilesiyle Bediüzzaman’ın Eskişehir hapsi sırasında hapiste zuhûr eden ibretli hadiseler zihnimizde yeniden zuhur etti. Bu hadiselerden biri: “...Eskişehir hapishanesinde iken bir Cuma günü… ‘Benim mutlaka bugün Ak Camide bulunmam lazım.’ …Müdür… ‘Herhâlde hapiste olduğunu bilemiyor.’ …Öğle vakti koğuşa bakar ki yok… camiye gider… birinci safta namaz kıldığını görür… sonra hapishaneye döner; ‘Allahü ekber’ diyerek secdede görür.”¹
Diğeri ise: “...Eskişehir hapishanesinin penceresinde… karşıdaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raksediyorlardı. Birden manevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü... O elli-altmış kızlardan ve talebelerden kırk-ellisi kabirde toprak oluyorlar, azab çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş-seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar.. kat’î müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım.”²
Bu iki hadiseden hangisinin önce vuku bulduğu meçhul olsa da ve zahiren bağımsız görünseler de aralarında bir münasebet bulunabileceğini düşündük. Üstad’ın ‘Benim mutlaka bugün Ak Cami’de bulunmam lâzım’ ifadesiyle elli sene sonraki acınacak hâller arasında bir irtibat kurulabilir mi sorusu zihnimizi meşgul etti.
Zira “1335 senesi Eylül’ünde… kesif zulmet içinde bir nur arıyordum… ‘Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor.”³ ifadesi, Üstad’ın hayatındaki manevî davetlere işaret eder. Acaba müşahede edilen o acınacak hâller, böyle bir davetin vukuunu iktiza ediyor olabilir miydi? Çünkü “bulunmam lâzım” ifadesi, sıradan bir isteği değil, kuvvetli zarureti ifade etmektedir.
Akla gelen “Neden hapishane değil de Ak Cami?” sualine ise pek çok cihetle bakılabilir.
Evvelâ, “Hissiyat-ı insaniye ruh derecesine çıktığı vakit… mazi ve müstakbel ona nisbeten hazır hükmündedir”⁴ hakikati, söz konusu hadiselerin zaman ve mekân kayıtlarıyla sınırlı olmadığını göstermektedir. Bu tür manevî hâllerde farklı zamanların aynı anda müşahede edilmesi mümkündür.
Sâniyen; ehl-i velâyet için mekânlar farklı tecellilere mazhar olabilir. Hapishane zulmet ve sıkıntı mahalli iken cami, zikrin bereketiyle nurlanmış kudsî bir mekândır. Bu sebeple manevî görüşme veya ulvî vazife için Ak Cami’nin tercih edilmesi, hikmete daha muvafıktır.
Sâlisen, Üstad’ın kilitli koğuşta bulunduğu sırada şahitlerin ikrarıyla, camide namaz kılması ve ardından tekrar hapishanede görülmesi, şahsi bir kerametten ziyade neşr-i hakaik-i imanîye suretine inkılâp etmiştir. Zira ferdî kemâlat yerine küllî imana hizmeti esas alan Risale-i Nur’un mesleği, böyle bir neticeyi iktiza eder.
Hâsılı, “Ak Cami’de olmam lâzım” ifadesi cismanî ihtiyaçtan ziyade manevî davetin işareti olabilir. Bu davet, belki ehl-i semâvatın ehl-i arzdan bir temsilciyi çağırması nev’inden bir hakikatti. Üstad ise bu davete icabet ederek hem vazifesini îfa etmiş, hem de arkasında kalanlara küllî ve tesirli iman dersi bırakmıştır.
Foto: ERHAN AKKAYA - Yeni Asya
Dipnotlar:
1- Tarihçe-i Hayat, s. 217
2- Şuâlar, s. 198.
3- Tarihçe-i Hayat, s. 198
4- Mektubat, s. 51.