Üstad Hazretleri Sözler’e başlarken şöyle der: “Sen bir asker olduğun için, askerlik temsilâtıyla, sekiz hikâyeciklerle birkaç hakikati nefsimle beraber dinle.” “…asker olduğun için askerlik temsilâtıyla…”
Yani tebliğ, muhatabın anlayacağı dil ile yapılmalıdır. Aksi hâlde kişi, kendi malumatını adeta malumatfuruşluk kabîlinden sergilemiş olur ki bu da doğru değildir. Muhatabın anlamayacağı teknik terimler veya yabancı misaller üzerinden; “Bak, senin bilmediğin neleri biliyorum, o hâlde beni dinle” tarzında zımnî bir mesaj verilmemelidir. Böyle bir yaklaşım, muhatapta da “Demek ki o çok şey biliyor, ben ise bilmiyorum…” şeklinde menfî bir tesir uyandırabilir.
Meselâ, hiç fizik bilmeyen birine en basit bir hakikati dahi karmaşık formüllerle anlatmaya çalışmak, hakikati kolaylaştırmak değil zorlaştırmaktır. Hâlbuki aynı mesele, onun günlük hayatta âşina olduğu bir misalle anlatıldığında, hem daha hızlı anlaşılır hem de kalıcı olur.
Koyun, yavrusuna hazmedilmiş sâfî sütü verdiği gibi; muhatabın mizacına uygun, kolayca hazmedebileceği, gıll u gıştan âzâde bir lüb sunmak gerekir.
Hem bunu verirken, muhatap olarak nefsimizi de onun yanına yerleştirmeliyiz. Yani “Bu anlattıklarıma benim ihtiyacım var” diyebilmeliyiz. Burada dikkat edilmesi gereken mühim bir incelik de şudur: “Seninle beraber nefsim de dinlesin” değil; “Nefsimle beraber sen de dinle.”
Zira “Ben oldum, sen ise hamsın; gel seni kurtarayım kardeş” tarzındaki bir yaklaşım, mesleğimize uygun değildir. Bilakis, bu hakikatlere ihtiyaç duyduğumuzu muhatabın hissetmesi gerekir. Aksi takdirde, tebliğ vazifesi hakkıyla îfa edilmiş olmaz.