Üstad Hazretleri, Sözler adlı eserine "Ey kardeş!" diye başladıktan sonra; “Benden birkaç nasihat istedin” diyerek söze devam eder. Bu cümle, ilk bakışta sade bir giriş gibi görünse de, aslında önemli bir usûl dersini içinde barındırır.
Çünkü Bediüzzaman, ism-i Hakîm’e mazhar bir müellif olarak, hiçbir kelimeyi yerli yersiz kullanmaz. O, veciz konuşur; az sözle çok şey ifade eder. Daha az kelimeyle anlatılabilecek bir hakikati uzatarak anlatmak, belâgat mesleğine uygun değildir. Kendisinin bir belâgat ustası olduğu nazara alınırsa, böyle bir cümlenin boş yere yerleştirildiğini düşünmek abes olur.
Peki bu cümlenin hikmeti nedir?
Bu ifade, konuşmanın bir talep üzerine başladığını gösterir. Yani ortada bir istek vardır; nasihat bu isteğin cevabı olarak verilmektedir. Buradan önemli bir prensip çıkar: Talep olmadan nasihat edilmez.
Talep etmeyene hakikat sunulmaz.
Bu durum, basit bir iletişim tercihi değil; doğrudan doğruya bir usûl meselesidir. Çünkü hakikat, rastgele dağıtılan bir meta değildir. Kıymetli bir şeyin kıymetini koruyabilmesi için, ona karşı bir iştiyakın bulunması gerekir.
Bu noktada “müşteri” benzetmesi dikkat çekicidir. Nasıl ki bir tüccar, malını talep etmeyene sunmazsa; bu hizmette de muhatabın talebi esastır. Muhatap, bu hakikatlere karşı alâkadar değilse, zorlamak doğru bir yöntem değildir.
Nitekim Risale-i Nur’un yaklaşımı da bu yöndedir: Risale-i Nur müşterileri aramaz; müşteriler onu aramalı, hatta yalvarmalıdır.
Bu eserlere muhatap olmak için; bir iştiyak, bir arayış hâli gerekir. Bu yüzden “komşularınızla okuyun” denilmez; “çok alâkadar komşularınızla okuyun” denir. Yani sıradan bir ilgi değil, güçlü bir yöneliş aranır.
Bu yaklaşım, aynı zamanda bir edep dersidir. İnsanları rahatsız etmemek, onları zorlamamak ve hazır olmadıkları bir hakikati dayatmamak gerekir.
Çünkü bu eserlerdeki hakikatler, elmas ve cevher gibi kıymetlidir. Kıymetli şeyler ise ulu orta sergilenmez; kıymetini bilenlere sunulur. Perşembe pazarında satılmaz.
Üstelik, kıymetsiz bir mal satıyor olsak bile, Resûl-i Ekrem (asm) çığırtkanlığı yasaklamıştır. Bu açıdan bakıldığında, günümüzün agresif anlatım ve reklam yöntemlerinin bu ölçüyle yeniden değerlendirilmesi gerekir.
Sonuç olarak, neşr-i envâr-ı Kur’âniye bu hizmette esastır. Ancak en az bunun kadar önemli olan bir şey daha vardır: usûl.
Ve bu usûl, yine Risale-i Nur’dan öğrenilmelidir.
Aksi takdirde, başkalarının yöntemleriyle yürütülen bir hizmet, maksadına ulaşmakta zorlanır. Çünkü hakikat kadar, o hakikatin nasıl sunulduğu da önemlidir.