Son yıllarda teknoloji dünyasında yaşanan gelişmeler, insanda iki duyguyu aynı anda uyandırıyor: hayranlık ve endişe.
Birkaç saniyede metin yazan, resim çizen, tercüme yapan, kod üreten sistemler gerçekten hayret verici. Fakat aynı gelişmeler özellikle gençlerin zihninde şu soruyu da büyütüyor: “Eğer makineler birçok işi bizden daha iyi yapacaksa, bizim yerimiz neresi olacak?”
İnsanlık bu korkuya ilk defa yakalanmış değil. Buhar makinesi çıktığında beden gücünün, bilgisayarlar yaygınlaştığında bazı mesleklerin gereksizleşeceği düşünülmüştü. Bugünkü fark ise meselenin yalnız beden gücüyle sınırlı kalmamasıdır. Bu defa insanın zihinsel faaliyetlerinin de bir kısmı makineler tarafından yapılabiliyor.
Bu yüzden konu ekonomik bir tartışmanın ötesine geçiyor ve daha derin bir soruya dönüşüyor: Bizi değerli kılan şey neydi?
Kur’ân’da anlatılan Hazret-i Âdem kıssasına bu gözle bakınca dikkat çekici bir manzara ortaya çıkar. Cenab-ı Hak, yeryüzünde bir halife yaratacağını haber verdiğinde melekler insanın fesat çıkarma ve kan dökme ihtimaline işaret ederler. İlk bakışta bu soru makul görünür. Çünkü melekler ibadet eder, isyan etmez, hata işlemezler. İnsan ise daha yaratılış sahnesinde zaaflarıyla birlikte görünür.
Fakat Cenab-ı Hak onların görmediği bir hakikate işaret eder: “Ben sizin bilmediğinizi bilirim.” Ardından Hazret-i Âdem’e esmâ öğretilir. Melekler bu isimleri haber vermekten aciz kaldıklarında, insanın farklılığı da görünür hâle gelir1. Buradaki üstünlük ölçüsü kuvvet, kusursuzluk veya yalnız ibadet değildir; ilimdir. Fakat bu ilim, kuru bir bilgi yığını da değildir.
Risale-i Nur’da talim-i esmâ, insanın bütün ilimlere, sanatlara ve keşiflere açılan istidadıyla birlikte okunur. İnsan, kâinatı okuyabilecek, eşya arasındaki ilişkileri keşfedebilecek ve varlığın içindeki manaları görebilecek bir kabiliyetle yaratılmıştır.

Demek ki insanın hikâyesi sadece öğrenmekten ibaret değildir. İnsan aynı zamanda anlamlandıran bir varlıktır.
Bugün yapay zekâ, milyonlarca metinden süzülmüş malumata saniyeler içinde ulaşabiliyor. İnsanların yıllarca okuyarak elde ettiği birçok bilgiyi çok kısa sürede işleyebiliyor. Bu durum bazı insanlarda yetersizlik hissi oluşturuyor. Çünkü uzun zamandır değerin ölçüsünü bilgi üzerinden kurmaya alıştık. Daha çok bilenin daha değerli olduğunu düşündük.
Hâlbuki Kur’ân’daki sahne başka bir noktaya işaret ediyor. İnsanı üstün kılan şey yalnızca bilgiye sahip olması değil; bilgiyi manaya dönüştürebilmesidir.
Bir doktor insan bedenine baktığında yalnız organları görmez. Bir astronom gökyüzüne baktığında yalnız yıldızları saymaz. Bir insan ekmeğe baktığında yalnız karbonhidrat hesabı yapmaz. Eşya, sadece maddî karşılığıyla değil, işaret ettiği mana ile de okunur. Çünkü bilgi ile mana arasında görünmeyen bir mesafe vardır. İnsan çoğu zaman o mesafede insan olur.
Talim-i esmânın neticesi de burada görünür. İnsan isimleri öğrendikçe eşyayı tanır. Eşyayı tanıdıkça kâinatı okumaya başlar. Kâinatı okudukça o isimlerin sahibine yönelir. Marifetullah dediğimiz şey biraz da böyle bir yolculuktur.
Yapay zekâ çağında insanın yeniden dönüp kendisine bakması gereken yer tam burasıdır. Makineler hesap yapabilir, metin yazabilir, verileri işleyebilir ve bazı alanlarda bizi geçebilir. Fakat insanı insan yapan şey yalnız bunlar mıydı?
Kur’ân’ın başında anlatılan o sahneye yeniden baktığımızda, soru hâlâ önümüzde duruyor: İnsanın değeri ne kadar bildiğinde mi gizliydi, yoksa bildiği şeylerden Rabbine açılan yollar bulabilmesinde mi?
Dipnot:
1- Bakara Suresi: 30-33.