Bediüzzaman Hazretleri, dünya ve hatta ahiret hayatını insanlığın imanına adamış bir âlimdir.
“Âlimler peygamberlerin varisleridir. Peygamberler miras olarak ne altın ne de gümüş bırakmışlardır; onlar miras olarak sadece ‘ilim’ bırakmışlardır.”1 İşte o, şu mirasın insanlığa tevzii vazifesini altı bin sayfalık eşsiz külliyatıyla yapmıştır. Nasibi olan herkes akıl kabının kabiliyetine göre o mirastan istifade edebilir.
Risale-i Nur Külliyatı bir mana hazinesidir. Bediüzzaman İlk dönem eserlerini otuzlu yaşlarında te’lif etmeye başlamıştır. Risale-i Nur Külliyatının te’lifi ise 1926 yılında, önce Burdur’a ve ardından Barla’ya sevkiyle kırklı yaşlarının başında tezahür etmiştir. Manası itibariyle nur çağlayanı olarak vasıflandırabileceğimiz o külliyatın ilk eseri, yüz yıl önce Burdur’da te’lif edilmiş olan Nur’un İlk Kapısı’dır. Şu kapı açılmak için kendisine yaklaşılmayı beklemektedir.
Bediüzzaman Hazretlerinin gerek te’lif ettiği eserlere verdiği isimler ve gerekse eserlerinin muhtevasındaki bölümlere verdiği başlık adları orijinaldir. Bir kısmı dil ile ilgilidir; söz, kelime, mektup gibi. Bir kısmı göz ve gözlemle ilgilidir; pencere, lem’a, şua, şavk, şule, ziya gibi. Bir başkası istiakamet gösterir; kapı, bab, yol gibi. Diğer bir kısmı düşünmeye sevkeder; nükte, nokta, mana gibi. Bir başkası rahmet saçar; reşha, menba’ gibi. Ve hakeza… Aslında okumalar yapılırken mana derinliğine dalmak için anlatılan konular başlıklarıyla birlikte tefekkür edilebilir. Asıl Risalelerden derlenen Zülfikâr, Tılsımlar, Asâ-yı Mûsa vb. eserler de muhtevasıyla geniş bir tefekkür konusudur. Kısacası eserlerin isimleri ve kısım başlıkları müellifi tarafından öylesine verilmemiştir. Teemmel, düşünmek gerek...
Evet, bütünüyle Risale-i Nur Külliyatı, yaklaşmadan açılmayan fotoselli bir kapı gibi; yaklaştıkça açılan nuranî ve imanî birer tefekkür hazinesidir. Kapıları, babları, pencereleri yaklaştıkça açılmaktadır. Reşhaları, yaklaştıkça Cennetten bir damla bulunan nehir gibi çağlamaktadır. Menbaları okyanus olmaktadır. Sözleri, kelimeleri, mektupları, nükteleri, noktaları ciltlerle kitap haline dönüşmektedir. Lem’a, şua, şule, şavk ve ziyaları Kur’ân’ın fezasında “arza bakan, cennete dikkat eden”2 yıldızlar gibi, yaklaşanlara kadrleriyle göz kırpmaktadırlar. Bütün bunlar göz aydınlığı olup kalplere cennet-âsâ ferahlıklar sunmaktadır.
Nasıl ki bir sarayin dışından bakmakla, ya da turist gibi durumda paylaşmak için(!) fotoğrafını çekmekle asıl değeri anlaşılmazsa Risale-i Nur da öyle. Nitekim Üstad bu eserlerin gazete gibi okunmamasını söylemektedir. Bu eserler yanında durmak için de değildir. İçine dalmak içindir. Yanında durmakla fotoselli rahmet kapıları belki açılmaktadır. Amma akıl ve kalp içine dalmadıktan sonra bir şey ifade etmez ki… İçine girmek ise okumak, okumak, okumakla olur. Müzakere ve bolca tefekkürle olur.
Evet; Risale-i Nur asrın Kur’ân tefsiridir. Nuranî ve imanî bir marifet hazinesidir. Bir nur vahâsındaki kevser ırmağıdır. Ona bent yapanlar pişmanlıklarıyla kavrulacaklardır. Kenarında takdirle seyredipte içine girmeyenler ise bahtsızlıklarına yanacaklardır. Şu yaz sıcaklarında, Cennet meltemleri eşliğinde çağlayan o nurlu Kevser ırmağına dalmanın tam da zamanı değil midir?..
Dipnotlar:
1- Buhârî, İlim, 10; Tirmizî, İlim, 19.
2- Sözler; Yeni Asya Neşriyat, 2001, s. 208.