Cenab-ı Hak, İsra Suresi 85. ayetinde şöyle buyurur: “Sana ruhtan soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Bilgi olarak ise size pek az şey verilmiştir.” Secde Suresi 9. ayette ise insanın ahsen-i takvîm üzere yaratılışı ve bedenine İlâhî bir nefhâ ile ruh üflenip kulak, göz ve kalp gibi paha biçilmez cihazlarla donatıldığı hatırlatılarak şükürsüzlüğe dikkat çekilir.
Kâinat sarayının en kıymetli meyvesi ve küçük bir fihristesi olan insanın yaratılış gayesindeki birinci vazife, ilimlerin şahı kabul edilen marifetullah ışığında evvelemirde kendi mahiyetini tanımasıdır. İnsan; beden kafesinde taşıdığı o sırlı ruh cevheri ve her biri keşfe muhtaç letâifiyle harika bir ilâhî mûcizedir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin tespitiyle ruh; Cenab-ı Hakk’ın irade sıfatından gelen ve emir âleminden tecelli eden, haricî vücut giydirilmiş şuurlu bir kanun-u İlâhîdir.
Tabiattaki yerçekimi kanununu gözümüzle göremeyiz; varlığını havaya atılan bir cismin yere düşmesinden anlarız. Zira onun haricî bir vücudu yoktur. Ruh da aynen bu kavanîn-i İlâhiye gibi emir âleminden gelmiş bir kanundur; ancak diğerlerinden farkı, Cenab-ı Hakk’ın ona haricî bir vücud giydirmesi, şuur ve hayat ihsan etmesidir.
Çoğu zaman hayat ile ruh kavramları birbirine karıştırılır. Bitkiler, hayvanlar ve insanlar âleminde müşterek işleyen esas kanun hayattır. Ne var ki bitkilerdeki hayat kanunlarının ne maddî bir vücudu ne de şuuru vardır. Hayvanlarda işleyen hayat kanunlarının haricî vücutları ve hisleri bulunmakla beraber küllî bir şuurdan mahrumdurlar. İnsandaki hayat kanununda ise hem zîhayat bir ceset hem de yüksek bir şuur mevcuttur. İnsan bedeninden ruh çıktığı an, bütün canlılık fonksiyonları derhal sukut eder. Şayet insan ruhunda bu şuur fıtraten dercedilmemiş olsaydı; ne kâinattaki hikmetleri kavrayabilir ne de Hâlık-ı Zülcelâl’i tanıyıp O’na muhatap olabilirdi.
Cenab-ı Hak insan ruhuna akıl, kalp, vicdan, sır, ene gibi maddî ve manevî sayısız latife takmıştır. Görme, işitme ve konuşma gibi hasseler ise ruhun bu maddî ve manevî âlemlerle irtibatını sağlayan pencereleridir. Bu cihetle hayat, ruhun en parlak sıfatıdır. Maddeye nispetle hayat ne derece kıymetli ise, hayata kıyasla ruh da o derece yüce ve bakidir. Tıpkı muazzam bir fabrikanın maddî yapısının bedene, onu çalıştıran elektriğin hayata, fabrikanın sevk, idare ve program merkezinin ise ruha benzemesi gibi... Hayat umumî bir kuvvet, ruh ise o hayatı yöneten, anlamlandıran şuurlu bir hakikattir.
Garibüzzaman’ın “Fânîyim, fânî olanı istemem; ruhumu Rahman’a teslim eyledim” nidasındaki hakikat gibi, bu fânî dünya misafirhanesinde verilen ömür molasını sabır ve marifetle değerlendirmeli, emanet edilen ruhu nur-u Kur’ân ile tezyin etmeliyiz.