Cenab-ı Hakk kâinat ağacını yaratıp, onun; çiçek, yaprak mesabesindeki canlı-cansız bütün varlıklarını da vücuda getirdikten ve o ağacın en son neticesi, meyvesi olan insanı da yarattıktan sonra, malûm hadise ile bütün meleklerin insana secde etmesini (Cenab-ı Hakk’ın büyüklüğünü tasdik etmek için) istemiş, meleklerin hepsi bunu kabul ettikleri halde, bir tek şeytan, Cenab-ı Hakk’ın bu emrine karşı gelmiş, kabul etmemiş, ama Allah’tan da; insanları sapıtmak, yoldan çıkarmak için kıyamete kadar müsaade istemiştir.
İşte bundan dolayı, insanın içinde, kalbinde hep iki varlık var olagelmiştir. Bunlardan biri, insanı hayra, iyiliğe sevk etmeye çalışan hayırhahı, diğeri de, şeytandır. Kalpte bulunan bu durumu Üstad Bediüzzaman, “lümme-i şeytaniye” diye vasıflandırarak, âdeta insanın içinden gelen bir sesle, hep insanı vesveseye, ayağını kaydırmaya çalışmıştır şeytan-ı lâin.
Tabiî bu şeytan yanına, “her türlü kötülüğü emreden” nefsi de alarak, birçok insana musallat olurken, en çok da dindar insanlara musallat olmaya çalışmaktadır,"nasıl olsa onlar benim askerlerimdir" dediği, mütemerrid ve günahta devam etmeye azimli insanlara pek o kadar bulaşmazken, dindar insanlara; hem de namazda, Kur’ân okurken, Kabeyi tavaf ederken, vs. gibi yerlerde bile bulaşmaya çalışmaktadır.
Böyle bir taarruza hedef olan kalb-i insandaki hiss-i hayır, bu kötü durumdan şikâyetlenerek, böyle kötü durumlara, kötülüğe sevk edilen hâllere duçar olunca, şeytanı kastederek, âdeta feryat edip, "Öteki istiyor. Ama ben istemiyorum!" diye avazı çıktığınca karşı çıkıyor. İnsanı, vartaya düşürecek olan kötülüklere karşı ikaz edip, kurtarmaya çalışıyor. Aklı başında olan bir insan da; eğer, bu hayırlı söze kulak verip, şeytanın; hile ve tuzaklarına düşmezse, bahtiyar bir duruma nail olup, hayırda devam edip, şerde devam etmeyen bir vasfı kazanıyor.
Bunun böyle olduğunu, bu hâllere duçar olan, bahsettiğimiz durumları yaşayan bütün Müslümanlar da tasdik etmektedir. Yukarıda da dedik ya, zaten şeytanın; “askerlerim” dediği, kendisine tamamen tâbi olanlarla bir işi yok. Onları zaten yoldan çıkarmış, onlar âdeta "çantada keklik". Şeytan için esas yoldan çıkarılması gerekenler, dindar, Allah’ın, Peygamberin (asm) emirlerine mümkün oldukça tâbi olmaya çalışan insanlarladır. İşte bunları yoldan çıkarmaya çok gayret etmektedir. Onun için, çeşitli hîle, desise, fitne, fesad ve aldatmaca yaparak, hatta kalbe attığı bazı şüphe ve vesveseyle, sanki hayrına olacağını îma ettiği bazı şeylerle, onu kandırarak ayağını kaydırmaya çalışmaktadır. Çocukken bazı dereleri geçerken, derenin içine düşmemek, suya batmamak için döşenen taşlara basarak geçerdik.
Bazen yosunlaşan o taşlardan geçerken, bir ayağımızla taşı iyice kontrol eder, ondan sonra basar ve diğer taşa da o şekilde basarak geçer karşı tarafa selâmetle çıkardık. Eğer bir dikkatsizlik ve acele ile hareket edecek olsak, o ayağımızın altındaki taşları iyice kontrol etmeden basacak olsak, ayağımız kayar, bazen suya düşerdik. İşte bunun gibi, şeytanın desisesiyle ayağımızı iyi basmaz, bir kaydırırsak vay hâlimize! Allah muhafaza, bu suya düşmeye de benzemez. Günah çukuruna öyle bir düşeriz ki, bataklığa düşüp de kurtulamayan insan gibi iyice batar mahvoluruz. Allah, böyle durumlara düşmekten, hepimizi muhafaza eylesin inşaallah! Hafaza meleklerini üzerimizden hiç eksik tutmayıp, şeytanın emri altına giren, onun vesvesesine kulak asıp, istikametini şaşıranlardan eylemesin! Ve kalbimizde bulunan hayırhahımızın çırpınışına, onun şeytanın tuzağına karşı söylediği "Öteki istiyor. Ama ben istemiyorum!” sözüne kulak asanlardan eylesin!