"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Hikmet, felsefe ve Risale-i Nur (2)

Şemseddin ÇAKIR
19 Kasım 2021, Cuma
İKİNCİ BÖLÜM VE RİSALE’İ-NURLAR

Evet, Risale-i Nurlar başta, felsefe olmak üzere, Fatiha-i Şerif’’te bildirilen sırat-ı müstakimin teminatı olan hidayet yoludur. 

Bunun yanında bir iddiamız: “Felsefeden zannedilen bütün faziletler ve gerçekler de yine nübüvvet güneşinin akislerindendir.” Şöyle ki; bazı fetret dönemlerinde ve mürur-u zamanla nübüvvetin izleri silindiğinde filozoflar kalan kısmı da kendilerine mal ederek gasp etmişler. Hadiseler merceğinde kâinattaki cârî kanunların ipuçlarını ders veren Risale-i Nur bu gerçeğe de parmak basarak, hatta peygamber mu’cizelerinin fennin ve teknolojinin dahi nihaî hududunu çizdiğini söyleyerek mu’cizelerin bilimin de ötesinde olduğunu göstermiştir. İşte Hz. Nuh’un Gemisi, Hz. Yunus’un deniz altında gezmesi, Hz. İbrahim’in (as) ateşte yanmaması, Hz. Süleyman’ın havada uçması... İşte Bediüzzaman, bunları da hesaba katarak bilmana:  “Avrupa’dan ve Amerika’dan getirilen, hakikatte yine İslâmın malı olan fenni ve sanatı nur-u tevhid içinde yoğurarak bu vatana ab-ı hayat olan İslâmiyet sularını akıtmalıyız” der.

Neticede hangisinin öncelik arz ettiği ve diğerini etkilediğine gelince; hikmetin üstünlüğü aşikârdır. Çünkü hikmet, vahye dayanır ve insanlığın babası Hz. Adem’le (as) başlar.

Felsefe ise, ancak asırlar sonra gündeme gelmiştir.

Meselenin netleşmesi için Hz. Davud döneminde Şam’da yaşadığı rivayet olunan Lokman Hekim’e kadar bir zahmet gideceğiz.

Şam bölgesinde yaşayan Lokman Aleyhisselâm’dan, pre-Sokrat denen filozoflardan biri, ders alıp Yunanistan’a döndüğünde kâinatın yaratılışından bahsettiği ifade edilir ve bu kabilde filozofların ifadelerinde inanç kırıntılarının olduğu anlaşılır. Bu ekole dahil olanların fikirlerinde kısmen “hikmet” pırıltıları bulunmaktadır. Fakat bu durum Aristo ile tersine dönmüştür, çünkü Aristo düşünceyi laikleştirip (din dışı bırakıp) vahiy ile bağını keserek profanlaştıran bir filozoftur. Yani felsefeyi vahiyden uzaklaştırarak onun hikmetini yitirtmiştir. İşin daha vahimi İslâm içindeki filozoflar dahi onun etkisinde kalarak sapıtmışlar ve malûm üç meseleden dolayı İmam Gazali’den küfür damgası yemişlerdir. Demek felsefe Grekler’de başlayıp Batı’da gelişmiş ve İslâm dünyasında bir müddet yaşadıktan sonra (İslâm filozofları meselesi) Gazali tarafından öldürülmüştür.

Bu vesileyle meselenin kronolojisini de ifade ettikten sonra, aradaki farklara bakalım:

1. Hikmet vahiy ile başlamış, bu durum Hz. Adem’den beri geçerli olduğu halde, felsefe, ancak Hz. Davud’dan ve Lokman’dan (as) sonra söz konusu olmuştur.

2. Hikmet Allah (cc) tarafından gelen vahyin öğrettiği bilgidir. İbn Abbas’a göre hikmet; Kur’ân’da geçen helâlin ve haramın öğrenilmesidir ki daha önceki peygamberlerde de benzeri durumlar vardı. Felsefe ise akıl gücüne dayanır.

3. Hadislerde hikmet, ‘hayır’ olarak ifade edilir. Felsefenin ise hayır-şer gibi bir kaygısı yoktur.

4. Bediüzzaman’a göre hikmet; Cenab-ı Hakk’ı tanımanın yollarından biridir. Felsefede, Aristo’dan sonra bu düşünce de terk edilmiştir.

5. İlim ve hikmet, peygamberlerin mirasıdır. (Âl-i İmran: 16)

6. İşrakiyye ekolü sahibi Şihabüddin Suhreverdi’ye göre hikmetin kurucusu İdris Aleyhisselâm’dır. Bu iddianın sahibi galiba, hikmetin sistematiğini kastetmektedir.

7. Netice olarak hikmetin ve felsefenin çok önemli farkı şudur ki; hikmette şaşmak söz konusu olmadığı halde felsefe İlâhî hikmetin etkisinden çıkmış salt beşerî bir düşüncedir ve felsefenin şaşılığı da oradan gelir. Hikmet cephesinde ise böyle bir risk söz konusu değildir. Bu yargı Batı felsefesi için aynen doğrudur. Zira Batı felsefesinde hikmete hiç yer verilmez. Bediüzzaman, demek bunun için onlara: “Ey Asya münafıkları ve Avrupa dessas zalimleri...” diye meydan okumuştur. Maalesef bugünün bazı ilahiyatçıları dahi; daha önce sapıtan İslâm filozofları gibi, oryantalistlerin mukallidi ve taşeronu gibi bir mahiyet arz etmektedirler.

Demek tarihte felsefeyi herkes kendisine göre tanımlamış; meselâ Fransız filozof Jules Lachelier gibi felsefenin tanımı ve mahiyeti hakkında “Bilmiyorum” diyenler bile olmuş. Fakat benim onlar arasında en beğendiğim felsefe tanımını Antik Yunan filozofu Epiktetos yaparak: “İnsanın kendi yetersizliğini ve güçsüzlüğünü bilmesidir” demiştir.

Risale-i Nur’a gelince: Varlık âleminin tamamı ile ilgili teklifler sunan Risale-i Nur, ismi üstünde bir Bediüzzamandır. Modern çağın bir fikir mektebi hükmündedir. Varlığın madde boyutundan metafiziğine, insanın sosyal hayatından ebedî hayatına bütün sahaları tevhid adına işgal etmiştir. Risale-i Nur hakikaten felsefeye de hakkını vererek, eşyanın ontolojik hakikatini gösterip kâinatın sırlar perdesini aralayarak, kesret içinde vahdet parametrelerini ispat etmiştir. Kur’ân’la barışık olan ve müsbet ilimlere zemin hazırlayan felsefeye; bir nevi tefekkürî manada, müsbet bakmıştır.

Elbette bunları yaparken; eldeki verileri Kur’ân tezgâhında dokuyarak insanlığa sunup, yaralamadan tedavi yolunu göstermiştir. İlmî analizlerde ve sentezlerde bir model vazifesi görmüş ve böylece kalbe ve akla bedel, bunların her ikisini birleştirerek kalbi imanla ziyalandırıp aklı fünun-u medeniye ile nurlandırmıştır. Bunları Tanzimatçılar gibi Batı’ya endeksli olarak değil, hiç taviz vermeden İlâhî vahyin şaşmaz prensipleriyle yapmıştır.

Fikrî ve itikadî platformlarda adından sıkça bahsettiren Risale-i Nur, fikrî ve manevî krizleri büyük bir dirayetle aşabilen bir ‘dirayet tefsiri’dir. Diğer bir deyişle, marijinalleşen İslâm’ı büyük bir vukufiyetle en modern şekilde orijinalleştirmiştir. Risale-i Nur’da derinleştikçe asrın en müzmin problemlerinin çözüleceğinde şüphe yoktur. Zira Risale-i Nur insanların din, modernite, akıl ve vahiy ile ilgili meselelerine teşhisler sunmakta, Risale-i Nur’un etki alanı da gittikçe genişlemektedir.

Risale-i Nur’daki “hüda” ile “deha” muvazeneleri, yarı manzum olarak şöyledir:

“Hüda semadan indi, deha zeminden çıktı. Hüda kalpte işliyor; dimağı da işletir. 

Deha dimağda işler; kalbi de karıştırır. Hüda ruhu eder tenvir, daneleri sümbüllettirir.

[...]

Deha ise, evvelâ nefse ve cisme bakıyor, tabiata giriyor, nefsi tarla ediyor; istidad-ı nefsanî neşv ü nemâ buluyor.

[...]

Hüda, hayateyne saadet veriyor, dâreyne ziya neşrediyor, insanı yükseltiyor.

Deccalmisal deha-i âver (kör gözlü, basiretsiz akıl) bir dâr ile bir hayatı anlar, maddeperest olur ve dünyaperver. İnsanı yapar birer canavar.

Evet, deha sağır tabiata tapar. Kör kuvvete fermanber. Fakat hüda şuurlu sanatı tanır, hikmetli kudrete bakar. Deha, zemine küfran perdesi çeker. Hüda, şükran nurunu serper.” (Sözler, Lemaat)

Bediüzzaman; hüdayı ve dehayı uygun şekilde konuşlandırıp kalp ve akıl gibi mezcederek, insanlığı dalâlet vadilerinde hayrete düşenlerden değil, doğru bir rehber ile menzil-i maksuda erenlerden olma imkânına kavuşturmuştur. Vesselâm!

Okunma Sayısı: 947
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Ramazan çalışan

    19.11.2021 12:28:30

    Sayın Çakır, felsefe ile ilğili geniş zamanlı harika bir çalışma olmuş. Felsefe'nin kalbe verebileceği bir ziya olmadığı gibi, akılda da müşevveşiyete sebep oluyor. Mahalle kadınlarının dedikoduları gibi, o şöyle demiş, bu şunu söylemiş. Ortada hakikattan ziyde sadece vehmi hayaller uçuşuyor. Hikmet-i kuran da ise her şey net.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı