İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki “demokrasiler-istibdatlar savaşı”yla, devam edelim…
Demokrasinin olmadığı devletlerde istiklâliyet olamayacağına göre, ABD’nin 1945’ten itibaren açtığı aralıktan bağımsızlığa ve demokrasiye koşan İslâm ülkelerindeki savaşların, demokrasi karşıtı deccaliyetin saldırılarından kaynaklandığını iddia ediyoruz. Sovyetlerin işgal tehdidine karşı yardım istediğimiz ABD’nin, Türkiye’ye koştuğu demokrasi ön şartlarını bilenler, aynı Amerika’nın; Kuzey Afrika’da, Arabistan’da ve diğer yerlerde sömürge olmaya mahkûm İslâm ülkelerine de demokratik idareleri şart koştuğunu biliyoruz.
İslâm ülkelerinin ilk bağımsızlıkları zamanlarındaki idareciler, emir veya kral statüsündeydiler. Mısır, Libya veya Fas, Irak, İran, Suriye ve Ürdün gibi… Avrupa demokrasisinin pişdarı İngiltere’de kraliyet olduğuna göre, Müslümanların da meşrutiyetle demokrasiyi yapabileceklerini varsayanlar, yanlış düşünmemişlerdi.
Gel gör ki; insaniyet, adalet, semavî dinler ve demokrasi karşıtı olan müstebit deccaliyet; kısmen cehaletin de hâkim olduğu bu ülkelere sosyalizmle şerirlerini musallat etmişti… 1950-60’lardan Sovyetlerin dağılışına kadar… Kaddafî, Nasır, Humeynî, Salihî, Saddam ve Esad gibi diktatörlerin idareleri altında, mazlum coğrafyalar o günlere gelmişlerdi… Sovyetlerin dağılışıyla birlikte, dünyamız tekrar demokrasi mevsimine geçmek isteyince, Bolşevik ve Sovyet Komünistlerinin vazifelerini devam ettiren Kissenger ve yoldaşları; bu defa kendi elleriyle inşa ettikleri putlarını ihtilâlle ve iç savaşla yıkmaya başladılar. (Irak, Suriye, Yemen, Mısır, Libya, Tunus ve Afganistan gibi)
Hikâyemiz altmış-yetmiş senelik… Figürleri, coğrafyaları, şekilleri ve zamanları farklı görünse de; uğradıkları felâketin sistemi aynı: Âhirzaman’ın ihtilâlci dinsiz Marksist cereyanı, insanî ahlâk ve değerler düşmanı Neoliberallerin yardımıyla devrim ateşini tutuşturacaklardı… İhtilâller, iç savaşlar ve bahaneler istibdadı değiştiremiyor. Hatta bu hâkim cereyanlar; kendilerini eski Amerika ve İngiltere yerine koyup, İslâm ülkelerindeki bütün idare ve tasarrufların kendilerine ait olduklarını iddia ederek mevcut ihtilâlleri ve savaşları başlattılar. Bu hikâyemizin dibacesi epeyce uzundur. Komünizmin ihtilâlcilik kimliği ve sivil kıyafetleriyle Amerika’ya geçiş serencamını ve oradaki faaliyetlerini efkâr-ı ammemiz bilemiyor. Troçki’nin öldürülmesiyle Leo Strauss’un yoldaşlarının Amerika’da yeniden dirilmelerini de taakip edemedik. Deccaliyetin Yahudî asıllı ihtilâlci Kissinger’in (Troçki’nin şakirdi) siyasetle ABD üzerinden dünya demokrasilerine karşı işlediği cinayetlerin İslâm âlemindeki akislerini hesaba katmadığımız takdirde, elli seneye yakındır coğrafyamızda yakılan fitne ve çatışma ateşlerinin mahiyetlerini asla öğrenemeyiz.
Mevzumuz İran’dı. Düçar olduğu savaşta vesayetle çatıştığını hepimiz gördük. Neoconlara karşı millî devletler cephesini temsil etti. Neoliberallerin temsilcisi İngiltere, Starmer’in ifadesiyle “neticesi belli olan savaş”a istinkaf ettiler. Neoconların militan dessası Netanyahu’nun veya yoldaşlarının, Epstein tuzağına düşen Trump ile birlikte, MAGA’cılar da şaşkına uğradılar. Dünya efkâr-ı ammesinde kaybeden ABD idi, Küreselcilerin yüreklerini ağızlarına getirmiş MAGA ekibiydi; mülkiyetsizleştirme, global elitle idare, Allah’ın verdiği kimlikleri değiştirme veya o kimliklerin etkisini aza indirme iddiasındakiler zâhiren 1-0 önde göründüler.
Dünya siyasetindeki kartların İran savaşıyla yeniden karıldığından şüphemiz yok. Lâkin kimlerin kimlere karşı olacağını önümüzdeki zamanlar gösterecek. Amerika’ya karşı milliyetçi damarıyla öne çıkarılan Çin’in mahiyetini bundan sonraki zamanlar gösterecek. Zira Çin Komünist Partisi’nin kuruluşunu ve 1989 anlaşmalarını yakından takip edenler, İngiltere’nin İran savaşındaki istinkafını biliyorlardır. Çin komünistlerinden olan Epstein’i gündeme getirmeyen küresel medya, buradaki Yahudî sırrını uzun süre asla saklayamayacaktır.
Demokrasi ve insaniyet karşıtlarıyla Libya’daki, Tunus’taki, Mısır’daki, Irak’taki, Yemen’deki, Suriye’deki, İran’daki ve Afganistan’daki geçmiş kralları devre dışı bırakıp sosyalist iktidarlarla değiştirterek ödettikleri bedeller ortada iken; Çin Komünist Partisi’nin bedelsizce yola devam edeceğini zannedenler, tarihten ibret alacaklardır.