"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Medrese’ye Tekye’ye dokunma!

Şükrü BULUT
02 Eylül 2019, Pazartesi
Bu başlığımızdan dolayı “suç işlediğimizi” iddia edenler de çıkabilirler.

Devrim kanunlarıyla yasaklanmış dinî müesseseleri ve geleneği müdafaa etmek… Gerçi Devrim Kanunları, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, İnönü’nün cumhurbaşkanlığında, kısmen rafa kaldırılmıştı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu, zamanın Millî Eğitim Bakanı Tahsin Banguoğlu’nun icraatlarıyla adeta kevgire dönüşmüştü… Ve Demokratlar da masonların, komünist ve diğer Kemalistlerin bağırtı-çığırtıları arasında İmam Hatipleri, Yüksek İslâm Enstitüleri’ni ve bir kısım camilere imam kadrolarını ihdas etmişlerdi. Yazımızın konusu bu değildi…

Rahmetli Demirel, Türk Milleti’nin “Devrim Kanunlarına” arkasını döndüğünü ve adeta devlete küstüğünü söyler dururdu. Yani, başına şapkayı koymuyor, bin yıllık millî geleneklerini terk etmiyor, dinî müesseselerine, geleneklerine ve ahlâkî değerlerine sahip çıkıyor, M. Kemal ve arkadaşlarının Çankaya tepesinden millete dikte etmeye çalıştığı hayatı, daracık bir kapsüle hapsederek geleneğini koruyordu. Ve İkinci Dünya Savaşı şartlarından istifade ederek Kemalizm’in pratiğini, ebediyen “millet iradesinden” sürgün ediyordu… Bunların hepsi gerçek… Fakat başka gerçekler de var…

Büyük İhtilâlden sonra dinsiz Batı Felsefesi, önce Hıristiyanlığı mağlûp etmiş ve sonra da İngiltere’nin kanatları altında tahrip etmek üzere İslâm’a yönelmişti… 19. ve 20 yüzyılın ilk çeyreği çok büyük boğuşmalarla geçmişti. Emperyalizm ve inkâr-ı ulûhiyet karışımı taarruzların ilk hedefi “Asya Müslümanlarının” hayatları olmuştu: Tekye ve tarikatlar, medreseler, mektepler ve gelenek, o günkü hayatı besleyen ana damarlardı… Önce şüphe attı kalplerine ve sonra da aralarına nifak… Onların hücumları karşısında bu müesseseler, zamanın şartlarına göre derlenip toparlanamadılar… Maalesef birbirilerini suçlayarak Mondros ve Sevr’e kadar yuvarlandık. Arkasından da bizim için hazırladıkları “Kemalizm ve Modern Türkiye…”

Bir kaç çizgi ile geçmişlerine dokunduğumuz Medreseyi, Tekke’yi ve İslâmî geleneği, Batılılaşma adına suçlayan Kemalistler, hiç de âdil olmayan bir tartışmayı başlattıklarını biliyorlardı. Fakat, 1935’e kadar, yani M. Kemal ile Said Nursî’nin Eskişehir Mahkemesi münasebetiyle karşı karşıya geldikleri zamana kadar, Kemalizm kazanacağından çok emindi. Gel gör ki; Said Nursî’nin on bir aylık mahkeme safahatında, söz konusu dinin veya dinî müesseselerin yok edilemeyeceğini ve Türkiye’nin, Rusya gibi dinsizleştirilemeyeceğini hem reis-i cumhur ve hem de onun arkasına saklanarak hücum edenler bitamamiha anladılar.

Üstün körü bilgi ve kulaktan kulağa yayılan magazin kültürle Said Nursî’yi “tarikat karşısındaymış” gibi göstermek isteyenler, Bediüzzaman’ın 1935 Eskişehir, 1944 Denizli ve 1948 Afyon Mahkemeleri’nin kürsülerinden dünyaya ilân ettiği müdafaaları okumadan konuşmamalıdırlar. Said Nursî’nin; Sovyetler rejimine özenen tek partili cumhuriyetçileriyle giriştiği tarihin bu “düşünce meydan Savaşında”, tarafların bütün hallerini, fikirlerini ve planlarını ayrıntılarıyla göreceklerdir. Türk Milleti’nin bin senelik geçmişini, tıpkı “Ekim 1917 Devrim süreciyle“ Sovyetlerde Rusya’ya yapıldığı gibi yok edilebilineceğine ilkten kendilerini kaptıranlar, bu mahkeme müdafaalarından sonra, hakikaten “ümitsizlik“ hastalığına yakalanmışlardı. Said Nursî’nin söz konusu savunmalarının başında, tarikat gelecekti.

Kendi ifadeleriyle; “Hem bin seneden beri bu milletin ekser ecdadı bağlandığı bir meslek, sebeb-i mesuliyet olamaz. Hem gizli münafıklar hakikat-i İslâmiyet’e tarikat namını takıp, bu milletin dinine taarruz ettiklerine karşı galibane mukabele edenler, tarikatla itham edilmezler.” (Şuâlar, s. 325)

İkinci Dünya Savaşı’nın konjonktüründen de istifade ile Demokratların gelişiyle Medrese, Tekye ve Gelenek infaz edilmekten kısmen kurtulmuş, ama gülünçtür ki yasakları hâlâ devam ediyor. Ne garip… Lastikli kanunlar, topal demokrasi, Kemalizmin tahakküm ve rüşvetleri, bu müesseselerimizin bilimselce, zamanın şartlarına uygun ve köklerine bağlı kalarak kendilerini ıslâh etmelerine, geliştirmelerine, sosyal hayata doğruca entegre etmelerine ve milletin yardımına koşmalarına gördüğünüz üzere mani oluyorlar.

Önce demokrasi… Ve sonra da demokrasi içindeki dinî cemaat, müessese ve hayatın; dinin kurallarına uygunca tanımları, sınırları ve çalışma biçimleri… Yetkileri ve yükümlülükleri… Milletin kabulü olan bir anayasa çerçevesinde şeffafça çalışma şartları… Devletin nezareti altında yedi kıt’adaki ümmetin diğer fert ve cemaatleriyle münasebet ve işbirlikleri… Bütün bunlar gerçekleştirildikten sonra, yeri geldiğinde cemaat adına (demokratik devlet olarak) sorumluları muhasebeye çekebiliriz.

Sakın, bu mümkün müdür diye sormayınız… İkinci Meşrûtiyet yıllarından itibaren, ta vefat edene kadar Said Nursî, bu pratiğin tekniğini hem kitaplarında, hem mahkeme savunmalarında ve hem de yetkililere yazdığı mektuplarda detaylıca izah etmişlerdir. Dünyamızın demokrasi tekâmülünde doğrudan katılımı müzakere ettiği bir zamanda, demokrasiye henüz ulaşamayan halkların kanları ve canlarıyla mücadele verdikleri şu günlerde ve hükümetimizin “medenî milletler mahfilinde” oturacak bir sandalye aradığı vakitlerde; 1930’ların kafa feneriyle rastgele Tarikat ve Medreseler hakkında konuşanların ruh sağlıklarından şüpheye düşersek, sakın bizi ayıplamayın… Ayrıca, şu Medrese ve Tekye meselesinin yalnızca bizi alâkadar ettiği vehmine de kapılmayalım. Dünyamızın en az altmış-yetmiş ülkesi, bu meselenin orijinal kaynaklara muvafık, bilimsel çalışmalara uygun ve doğru demokrasilerle çelişmeyecek usûlüyle halledilmesini beklediklerini unutmamalıyız… Rabbim nasip ederse; dinî cemaatler, tarikatlar ve hayır kurumlarının “demokrasi ile entegresi” hususunu ilerde konuşalım… Elbette ki duânızla…

Okunma Sayısı: 1301
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • zeliha

    5.9.2019 11:20:17

    Her zaman ki gibi taşları yerine oturtan bir çalışma olmuş, Allah razı olsun. Ve duam o ki bu kadar önemli tarihi gerçeklerle, sadece ülkemizde oynanan müslümanları birbirine düşürme oyunları degil islam aleminin bile birliğinin önüne çıkarmaya çalıştıkları maniler def olacaktır. Zaten Risale-i nur dünya barışını temin edecek sistemi haizdir. Dediğiniz gibi ihtiyacımız olan demokrasi ruhunu Risale-i Nur talebeleri anlayıp yazıp çizecek ve bütün dünyaya ilan edecektir inşaallah

  • Nadir Ozpamukcu

    3.9.2019 22:09:17

    Gercek demokrasi anlasilmadigi surece,cemaatlere de,tarikatlere de rahat yok.Bunu anlamak,yasamak ve anlatmak cemaatlere dusuyor.Dolayisiyla isimiz hic te kolay degil.Allah kolayliklar versin.

  • Niyazi N.

    2.9.2019 19:58:40

    Evet, maddi ve manevi her marazda istibdadi idarelerin rolü büyük olagelmiştir. Memleketin şu anki durumu da buna birçok cihetten şahitlik ediyor maalesef. Bediüzzamanın Kur’ani teşhis ve reçetelerinin ehemmiyeti ve yılmaz haklılığı, görüp anlayacak hür akıl ve vicdanlara hitap ve rehberlik etmeye devam edecektir. Konu ehemmiyetli ve analiz güzel, tebrikler.

  • Cetin acar

    2.9.2019 16:54:39

    Degisik fıtrattaki insanların dine hizmet etme amacıyla degisik tarikat ve cemaatlerin olması gayet normaldir Ancak üstadımız "maksadtta birlik" olmali diyor. Maksat ise "deccaliyet-sufyaniyet" ten başka bir şey değildir . Bugün itibariyle bir cesit sufyaniyetin yorungesine giren cemaatler, cemaat değildir.

  • Ahmet said

    2.9.2019 14:19:06

    Medrese ve tekke de bize ait. Onlara gelen hücumları püskürtür ve meselelerine yardım ederiz. Tebrik ediyorum.

  • Aykan

    2.9.2019 11:11:41

    Kaleminiz dert görmesin. Dinî cemaatler, tarikatlar ve hayır kurumlarının “demokrasi ile entegresi” hakkındaki yazınızı bekliyoruz. Cemaatler demokrat olabilirler mi? Olabilirlerse ne kadar demokrat olabileceklerini de çok merak ediyorum. Saygılar.

  • Abdurrahman KOCAK

    2.9.2019 11:07:01

    Cemaat ve tarikatların demokrat olması ve demokrasi ortak paydasında hareket etmeleri, içinde bulundukları devlet idare sistemininde tam demokrasi ile idare edilmesine bağlıdır.Ayrıca dini cemaat ve tarikatlar bu konuya kendi içlerinde zaman ayırıp gündemlerine almalılar konuyu tartışmaya açmalıdırlar.Fakat bu kavram yani demokrasi kavramı ve şeffaflık konusu devletler için ne kadar zor ise cemaatler ve tarikatlar içinde o kadar zordur.Ancak bu imkansız değildir.Zira demokrasi ve şeffaflığa geçilmezse bu yapıların sürdürülebirliği ve meyve vermesi iletişimin fevkalade ilerlediği bu zamanda yeni nesiller için çok cılız olacaktır.Demokrasiye geçmeyen bu yapılar içinde bulundukları istibdat rejimlerinin destekçisi tamamlayıcısı olarak görev ifa edeceklerdir.

  • Davut

    2.9.2019 10:55:43

    Evet çok doğru OY kardeşimizin dediği. Şu AKP döneminde Müslümanları savunmasız gören devrimbazlara okkalı bir cevap niteliğinde olmuş. Yeni Asya'yı ve sayın yazarı tebrik ediyorum.

  • Oğuz Yiğiter

    2.9.2019 03:07:52

    Fikirde istikamet, Risale-i Nur ve Üstadı doğru anlamak adına, hem münâfıkane hücum edenlerin, fikir meydanının sahipsiz olmadığını hem de tuti kuşu taklidi seviyesindeki avam-ı ehl-i imanı yeis ve tuzaklardan vikâye için bu kabil makaleler tam ihtiyaç. Allah, tekmiline tevfikini refik eylesin...

  • Demokrat Avrupa

    2.9.2019 00:53:57

    “Doğru İslamiyet’i” anlamakta zorlanan dini cemaatler, haliyle hakiki vazifelerini yerine getirmekte ve dolayısıyla topluma yön vermekte de zorlanıyorlar...

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı