Kur’an ve Sünnet
Peygamber Efendimiz’in (asm) bıraktığı iki temel miras vardır: Bunlar, Allah’ın kitabı Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye. Kur’ân-ı Hakîm lafız itibarîyle; Sünnet-i Seniyye ise mana itibarîyle vahiydir.
İslâm âlimlerinin, vahyi daha iyi anlamak için yaptıkları araştırmalar, tedvin ve tasnif faaliyetleri, topyekûn ilmî çalışmaları ise muhtelif boyutlarıyla vahyin açılımı hüviyetindedir. Bugün 1400 sene geriden baktığımızda, asırları itibarîyle vahyin açılımı sadedinde yapılan çalışmalarda, vahyin ana çizgisinden de, tali yollarından da sapılmamış olduğunu görmekten dolayı İslâm âlimlerini minnetle anmalıyız.
Son Peygamber’in (asm) ümmetinin, yorum serbestîsine rağmen vahye bağlılık açısından diğer peygamberlerin ümmetlerine nazaran, 14 asırdan beri bu şerefi taşıdığını burada belirtelim.
Kur’ân’ı ve sünneti rehber alan âlimler her asırda herkese manevî ışık olmuşlar; insanlığı hak ve hidayet açısından aydınlatmışlardır. “Bizim uğrumuzda mücâhede edenlere mutlaka yollarımızı gösteririz. Ve hiç şüphe yok ki, Allah ihsan sahipleriyle beraberdir.”1 âyet-i kerîmesi ile, “Âlimler Peygamberlerin vârisleridirler.”2 hadis-i şerifine âlimlerin mazhar oldukları düşünülürse, yollarının neden câzip olduğu anlaşılır.
Sonradan gelenlerin, öncekilerin ilim mirasını almaları ve yeni ufuklara bu mirasla açılmaları ise ilimde devamlılığın gerektirdiği bir gelenek ve gerekliliktir.
Birini Üstad Tut!
Bediüzzaman Hazretlerinin daha on üç-on dört yaşlarında iken Erzurum Bayezıt medresesinde Şeyh Mehmed Celâlî nezdinde, medrese usulüyle yirmi yılda ancak tahsil edilebilecek İslâm ilim ve kültür hazinelerinden seksen cilt kitabı üç ay zarfında hafızasına almış olması3 Kur’ân ilimlerine hakikî vâris olduğunu göstermesi açısından yeterli bir belgedir.
Sonraki yıllarda Abdulkadir-i Geylânî ve İmam-ı Rabbânî (ra) vs. tüm ehl-i ilmin ilim ve tefekkür birikimlerini bihakkın aldıktan sonra, hakîkat ehli âlimlerin her birisinin büyük câzibe merkezi olduklarını müşâhede ediyor ve hepsinin ilmine ve irfânına yönelmek istiyor.
Dün de ifade ettiğimiz gibi, İmam-ı Rabbânî’nin Mektûbât’ında, “Tevhîd-i kıble et!” hitabıyla karşılaşıyor. Said Nursî’yi dinleyelim: “Ne kadar düşündüm, bunun arkasından mı, yoksa ötekinin mi, yoksa daha ötekinin mi arkasından gideyim? Tahayyürde kaldım. Her birinde ayrı, ayrı câzibedâr hâsiyetler var; biriyle iktifâ edemiyordum.”4
Bediüzzaman nihayet Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle, bu cetvellerin kaynağının ve bu seyyârelerinin güneşinin Kur’ân-ı Hakîm olduğunu, hakikî tevhid-i kıblenin de Kur’ân’da olduğunu düşünüyor. Kur’ân’da tevhid-i kıble ediyor.
Tevhid-i Kıblenin Meyvesi
Risale-i Nur’un, Kur’ân’dan alınan “feyizler” külliyâtından ibaret olduğunu söyleyen Bediüzzaman, Kur’ân’dan gelen nurların yalnız aklî mes’eleler olmadığını; pek yüksek ve kıymettâr olan Allah’ın marifeti hükmünde kalbî, ruhî, hâlî ve imanî mes’eleler olduğunu kaydeder.5 Kur’ân’a tevhid-i kıble etmenin bir meyvesi olan Risale-i Nur’ların akla ilim dersi verdiği gibi, kalbe iman hâli telkin ettiğini, rûha da îman zevki tattırdığını beyan eder. Hattâ dünyevî işlerinde kerâmet sahibi bir şeyhin mürîdi nasıl ihtiyaçlarına dâir şeyhinden medet ve himmet bekliyorsa; Üstad Said Nursî de kendisinin, ihtiyaçlarını Kur’ân-ı Hakîm’in kerâmetli sırlarından ummadığı bir tarzda aldığını belirtir.
Bediüzzaman, Kur’ân’a olan bu direkt bağlılığa gelişini talebelerinden Mustafa Sungur ağabeye şöyle anlatır: “Mahfuzatım olan seksen doksan cilt kitabı ezberden tekrarlardım. Bunlar Kur’ân’ın hakîkatlarına çıkmağa basamaklar oldu. Sonra Kur’ân’ın hakîkatlarına çıktım. Baktım, her bir ayetin kâinatı ihata ettiğini gördüm. Artık başka bir şeye ihtiyâcım kalmadı. Kur’ân bana kâfi geldi.”6
Dipnotlar:
1 Ankebût Sûresi, 29/69 2 Keşf’ül-Hafâ, 2/1745
3 Tarihçe-i Hayat, s. 31;Şuâlar, s. 596 4 Mektûbât, s. 340
5 Mektûbât, s. 340 6 Şahiner, N., B.T.B. Said Nursî, s. 81